Bir varmış bir yokmuş… Ülkenin birinde güzeller güzeli bir prenses yaşarmış. Bu prenses güzel olduğu kadar da iyi kalpliymiş. Hem ailesinin hem de halkının göz bebeğiymiş. Sarayından kahkaha sesleri ve kuş cıvıltıları eksik olmazmış. Zaman hızla akıp giderken prensesin 16. yaş gününe gelinmiş. Bu mutlu güne özel çok büyük bir kutlama tertip edilmiş. Ülkenin dört bir yanında sofralar kurulmuş, şenlikler düzenlenmiş. Sarayda da mükemmel bir ziyafet verilmiş, gösteriler yapılmış. Herkes o kadar mutluymuş ki… Bütün yüzler gülüyor, ülkenin dört bir yanından şen kahkahalar duyuluyormuş. Ancak prensesin bilmediği bir sır varmış. Babasına düşman bir cadı, prensesin doğduğu gün bir yemin etmiş. En mutlu oldukları günde mutluluklarını büyük bir kederle gölgeleyecekmiş. Aradan yıllar geçince kral bu yemini unutmuş. Tam pastayı keserlerken cadıyı görmüş ve her şeyi hatırlamış. Bu hatıralarla birlikte içini derin bir korku kaplamış. ‘Muhafızlar saldırın!’ demeye kalmadan cadı, prensesi çoktan alıp bir kuleye hapsetmiş bile… Hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı prenses kulede kurtarılmayı beklemiş durmuş… Aradan yıllar geçmiş ve prenses artık bu kuleden kurtarılamayacağını düşünmeye başlamış, bütün umutları tükenmiş. Tam da o anda pencereden birisinin ismini seslendiğini duymuş. ‘Sen de kimsin?’ demiş bu beyaz atlı, altın saçlı, yakışıklı şövalyeye bakarken. Şövalye cevaplamış: Ben babanızın isteği üzerine çok uzak bir krallıktan sizi kurtarmaya gelen bir prensim…
Masallar ve Hayat Arasındaki Bağ
Masallar çocukluğumuzun en masum, en umutlu yanını temsil eder. Türlü türlü kötülüklerle ve canavarlarla dolu olan bu dünya, zihnimizde hiç bilmediğimiz, fark etmediğimiz köşelere ışık tutar. Hayatı hem olduğu gibi yansıtırken hem de hiç bilmediğimiz dünyalara kapı açar, ufkumuzu genişletir. Her bir detayın kusursuz olarak anlatıldığı bu dünyada bir anda ortaya çok güçlü bir kötü karakter çıkar. Bu kötü karakter bazen bir dev olur, bazen bir canavar, bazen de bir cadı… Tıpkı hayatta olduğu gibi.
İçsel Güç ve Umudun Temsili
Her şey tam yolunda giderken bir anda karşımıza hiç beklemediğimiz bir problem çıkar. Daha bu problemin ne olduğunu anlamaya çalışırken, kendimizi bir çukurun dibindeymiş gibi hissederken buluruz. Ve bu çukurdan çıkmaya çalışırız. Çabaladıkça yorulur, yoruldukça umudumuzun tükendiğini hissederiz. Bu yüzden de artık o çukurdan çıkmaya çalışmaz, o çukurun en dibinde oturur ve sadece bizi kurtaracak birini bekleriz. Tıpkı küçükken o dinlediğimiz masallardaki beyaz atlı prens gibi. O beyaz atlı prens, tutunmaya çalıştığımız son bir umudun ve yorgunluğumuzun temsilcisidir. Bütün yolların tükendiğini düşündüğümüz anda ortaya çıkmasını istediğimiz bir patikadır. Bu yüzden bekleriz. O beyaz atlı prensin gelmesini, bir patikanın belirmesini… Bekledikçe enerjimiz tükenir, kendimizi o çukurda iyice kaybolmuş hissederiz. Ve artık herhangi bir yol deneyecek ne halimiz kalır ne de fırsatımız…
Beyaz Atlı Prens Gerçekte Kim?
Kim istemez ki bizi düştüğümüz o çukurdan kurtaracak, hapsedildiğimiz o kuleden kaçıracak bir prensi? Çünkü o prens artık bütün yollar tükendiğinde hem bir umuttur hem de bizi koruyacak bir kalkan. Çünkü bazen o canavar o kadar güçlüdür ve biz ondan o kadar uzun zamandır kurtulmaya çalışıyoruzdur ki, artık bir kılıç darbesiyle o canavarı öldürüp bizi atının arkasına alan bir prens gelsin de bizi kurtarsın isteriz. Bizim yorgunluğumuzu görsün, yaralarımızı sarsın ve bundan sonra bütün canavarlara karşı korusun. Ve sonunda gardımızı indirip derin bir uyku çekelim…
Masalların Gerçek Hayattaki Yansıması
Masallar zihnimizin en derin köşelerine nüfuz eder. En savunmasız olduğumuz anlarda bize ışık tutar. Bir umut verir. Belki bu savunmasız anımız tam da şu andır, belki de 8 yaşındaki halimiz… 8 yaşındaki halimiz karşısına bir canavar çıktığında o canavarla savaşabilecek yeterli ekipmana, güce veya bilgiye sahip değildir. Bu yüzden o masaldaki beyaz atlı prensini beklemekten başka bir çaresi yoktur. Gözlerini kapatır, dizlerini karnına çeker ve o beyaz atlı prensin gelişini hayal eder. Ve bu artık karşımıza bir canavar, bir sorun çıktığında 8 yaşındaki bizin öğrettiği bir başa çıkma yöntemi haline gelir. Bu yöntem 8 yaşındaki biz için işe yarasa da, şu anki halimizde artık o beyaz atlı prensi, bizi kurtaracak o kahramanı beklerken umudumuzun tükendiğini hisseder ve artık dizlerimizi karnımıza iyice çeker, o halde kalırız.
Kendi Kahramanımız Olmak
İşte tam da o anda başımızı hafifçe kaldırıp, dizlerimizi biraz da olsa gevşetip aynaya bakmak, şu andaki halimizi fark etmek; o canavarla başa çıkabilecek güce sahip ve beklediğimiz o beyaz atlı prensin ta kendisi olduğumuzu görmenin ilk adımıdır. Masallar bize dışarıdan gelecek kurtarıcıyı beklemektense, içsel gücümüzü fark etmenin en değerli yolculuk olduğunu fısıldar. Umudun, farkındalığın ve cesaretin başlangıç noktası içimizdedir.


