Stockholm Sendromu, Rehine Psikolojisi ve Suçluyla Kurulan Bağ
“Ölümden döndü ama şikâyetçi olmadı: ‘Beni seviyordu, sinirine yenildi.’”
Haber sitelerinde bu tür başlıklarla sıkça karşılaşırız. Okur çoğu zaman bu noktada durur ve şu soruyu sorar: “İnsan kendisine bunu yapan birini nasıl savunur?”
Stockholm sendromu tam da bu sorunun yanlış kurulduğu yerde başlar. Çünkü burada mesele savunmak ya da bağlanmak değildir. Mesele, hayatta kalmaktır. Stockholm sendromu bir duygu değil; yoğun tehdit altında şekillenen bir psikolojik pozisyondur. Popüler anlatılar bu durumu romantikleştirir; oysa gerçek hayatta bu deneyim ne estetik ne de duygusaldır. Daha çok sessizdir, donuktur ve çoğu zaman utançla taşınır.
Stockholm Sendromu Nedir, ne Değildir?
Stockholm sendromu, mağdurun faille kurduğu bir sevgi ya da sadakat ilişkisi değildir. Bu durum:
-
Aşk değildir.
-
Sadakat değildir.
-
Bilinçli bir irade seçimi hiç değildir.
Gerçek hayatta bu süreç çoğu zaman küçük anlar üzerinden ilerler. Şiddet gören bir kadının, eşinin “o gün vurmadığını” anlatması gibi. Ya da tehdit altında yaşayan birinin, failin sakin olduğu anları büyütmesi gibi. Zihin, hayatta kalabilmek için bu anlara tutunur. Sevgi gibi görünen şey, çoğu zaman şiddetin kesintiye uğradığı kısa aralıklardır.
Suç Psikolojisi Perspektifi: Fail ne Yapar?
Stockholm sendromu yalnızca mağdurun iç dünyasıyla açıklanamaz. Fail, bu psikolojik bağın oluşmasında aktif rol oynar. Suç psikolojisi açısından bakıldığında fail genellikle dört temel mekanizmayı sistematik biçimde kullanır:
-
Kontrol: Mağdurun hareket alanı daraltılır; kimle görüşeceği, nereye gideceği, ne zaman konuşacağı belirlenir.
-
Tehdit: Şiddet her zaman gerçekleşmez ama sürekli hissedilir. Bu belirsizlik mağduru daha kırılgan kılar.
-
Aralıklı ödül: Şiddet ve “iyi davranış” dönüşümlü olarak sunulur. Bu düzensizlik bağımlılık yaratır.
-
“Ben seni koruyorum” illüzyonu: Fail, tehdidin kaynağı olduğu hâlde kendini tek güvenli figür gibi konumlandırır.
Bir vakada failin mağdura “Dışarısı senden daha tehlikeli, seni ben koruyorum” dediği kayıtlara geçmiştir. Bu cümle, suç psikolojisinde klasik bir manipülasyon tekniğidir.
Mağdurun İç Dünyası: Hayatta Kalmak İçin Mantık Yaratmak
Stockholm sendromu yaşayan kişiler seans odasında genellikle çelişkili ifadelerle konuşur. Aynı cümlede hem korku hem savunma vardır.
Bir danışanım şöyle demişti:
“Bana bağırdığında korkuyordum ama sustuğunda daha çok panik oluyordum. Çünkü sustuğunda ne yapacağını bilmiyordum.”
Bu ifade, tehdidin sürekliliğinin nasıl bir güvenlik illüzyonuna dönüştüğünü gösterir. Öngörülebilir şiddet, belirsiz tehlikeden daha katlanılabilir hâle gelir.
Başka bir danışan şunu itiraf etmişti:
“Onu tamamen kötü biri olarak düşünürsem, benim başıma gelenlerle yaşayamam.”
Zihin burada anlam üretir. Çünkü anlamsız bir kötülük fikri, insan ruhu için fazlasıyla yıkıcıdır. Bu nedenle mağdur, failin insan tarafına tutunur. Bu tutunma, sevgi değil; psikolojik hayatta kalma refleksidir.
Ve belki de en sarsıcı cümle şuydu:
“Beni öldürmediği her gün, iyi biri olabileceğine inanmak istedim.”
Bu bir bağlanma cümlesi değildir. Bu, ölmemek için kurulan bir iç diyalogdur.
Neden Bu Bir Savunma Mekanizmasıdır?
Psikodinamik açıdan Stockholm sendromu, benliğin dağılmasını önleyen bir savunma mekanizmasıdır. Vicdan, korku ve çaresizlik arasında kırılgan bir denge kurulur. Zihin şunu yapar: “Eğer onu mutlak kötü olarak görmezsem, ben de güvende kalabilirim.”
Bir danışanım seans sırasında uzun bir sessizlikten sonra şunu söylemişti:
“Aslında onu savunmuyordum. Kendimi savunuyordum.”
Faille kurulan bu zoraki yakınlık, fail için değil; mağdurun ruhsal bütünlüğünü korumak içindir.
Tehlikeli Yanı: Suçu Bulandırmak
Stockholm sendromunun en tehlikeli yönü, suçu görünmez kılma potansiyelidir. Mağdurun faille kurduğu bu ilişki, dışarıdan bakıldığında “karşılıklı” gibi algılanabilir. Bu algı, failin sorumluluğunu perdeleyen son derece riskli bir zemindir.
Bir danışanın şu cümlesi bu bulanıklığı net biçimde gösterir:
“Evet bana zarar verdi ama başkalarına neler yaptığını bilmiyorsunuz.”
Faili başkalarıyla kıyaslamak, suçu ortadan kaldırmaz; sadece tahammül edilebilir hâle getirir.
Sonuç: Anlamak, Asla Haklı Çıkarmak Değildir
Stockholm sendromunu anlamak, suçu mazur görmek değildir. Mağdurun hayatta kalmak için zihinsel olarak ne kadar ileri gidebildiğini görmek, failin sorumluluğunu azaltmaz. Aksine, suçun ne kadar yıkıcı olduğunu daha net gösterir.
Net olmak gerekir:
-
Mağdur seçmez; uyum sağlar.
-
Fail koşulların değil; eylemlerinin sahibidir.
Karanlıkla kurulan bu zoraki anlaşma bir bağ değil; bir hayatta kalma bedelidir.
Ve bu bedelin adı asla aşk olmamalıdır.


