Herkes kendisini ‘iyi insan’ olarak tanımlar ve doğru, adil, vicdanlı davrandığını söyler. Herkes bu kadar doğru, adil ve vicdanlıysa şahit olduğumuz haksızlıklar, yolsuzluklar, etik değerlerin ihlal edilmesi kimler tarafından yapılıyor?
Bu kararlar çoğu zaman sıradan, vicdanlı insanların elinden çıkıyor. Toplumun en büyük paradokslarından birisi de budur: İyi niyetli insanlar, bazı koşullar altındayken ahlaki sınırları aşabiliyor. Örnek olarak, trafik kurallarını ihlal etmek, iş yerinde patronun verdiği yanlış bir karara itiraz etmemek, okulda öğretmen tarafından haksızlığa uğrayan bir sınıf arkadaşının hakkını savunmamak vb. verilebilir. Bu durum yalnızca bireysel değil, psikolojik ve sosyal bir mekanizmanın sonucunda oluşur.
İyi insanların kötü kararlar almasının nedenlerinden en önemlisi, otoritenin varlığı ve bireyin sorumluluğu otoriteye devretme eğilimidir. Böyle anlarda kişisel ahlaki pusulamız bulanıklaşır ve vicdanın o kısık sesi, itaatin gürültüsü altında kaybolur.
Milgramın Deneyi: İtaatin Karanlık Yüzü
Bu mekanizmanın en dehşet verici kanıtlarından biri Stanley Milgram’ın itaat deneyidir. Deneklerin büyük çoğunluğu, sadece bir yetkili (otorite) emriyle, masum insanların acı içinde bağırmasına rağmen elektrik şoku vermeye devam etmişlerdir (Yükselbaba, 2017). Bu sonuç, kişilerin karakterinden ziyade, durumsal koşulların gücünü göstermektedir. Günümüzdeki haksız uygulamalarda, görevlilerin sıkça kullandığı savunma da budur: ‘Ben sadece emirleri uyguladım.’ ya da mağduriyet yaşayıp aranılan müşteri hizmetlerinin ‘Prosedür böyle, yapabileceğim bir şey yok.’ demesi kişisel vicdanı devre dışı bırakmaktır.
Zimbardo Deneyi: Rollerin Gücü
Bir diğer kanıt ise Philip Zimbardo’nun Stanford Hapishane Deneyi’dir. Bu deney, durumsal gücün ahlak üzerindeki ezici etkisini çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer. Rastgele seçilen kişiler, sadece gardiyan veya mahkûm rollerine atandıklarında, kısa süre içinde rollerinin gerektirdiği sadistçe davranışları benimsemeye başlamıştır (Arslan, 2003). Bu iki deneye de bakıldığında, gerek kamu gerekse özel sektörün birçok alanında otoritenin gücüne ve uygulayıcılarına olan etkilerine verilebilecek en güzel örneklerden bir tanesi de ‘Emir, demiri keser.’ kalıp yargısıdır.
Sorumluluğun Yayılması
Bir hiyerarşi veya grup çalışması söz konusu olduğunda, kötü ve yanlış kararların ahlaki yükü havada asılı kalır ve kimse suçu tamamen üstlenmez. Önemli bir grup çalışmasında veya bir projede başka insanların da hayatını etkileyen herhangi bir hata ya da etik ihlal yapıldığında bireyler ‘Herkesin ortak kararıydı.’ diyerek vicdani yükünü hafifletir. Bazı otoriteler de bireysel vicdanın yükünü hafifletmek amacıyla yöneticisi olduğu gruplarda bu durumu ustaca kullanır.
Ahlaki Yörünge Kayması ve Otoriteyi İnsanüstüleştirme
İyi insanların yanlış ve kötü karalar vermeye başlaması ani bir şekilde değil yavaş ve kademeli bir şekilde ilerler. Ahlaki yörünge kaymasında, birey önce küçük bir etik ihlal yapar, bir bilginin üzerini örter ya da küçük bir kuralı esnetir. Bu küçük taviz, vicdanın bariyerini düşürür ve sonraki daha büyük tavizlere zemin hazırlar. Bu ahlaki kayma, bireyin otoriteyi insanüstüleştirmeye başladığında durdurulamaz bir ivme kazanır. Liderin, sistemin veya kurumun aldığı her kararın doğru, gerekli ve hatta yanılmaz olduğu inancı gelişir ve kişi bireysel vicdanını bir kenara atar. Bu insanüstüleştirme, vicdan muhakemesinin yerini, kör itaate bırakmasını sağlar ve küçük tavizler normalleşir. Sonucunda da iyi insanlar olduğunu söyleyen bireyler, farkında bile olmadan, etik dışı bir sürecin ortağı haline gelir.
Sonuç
Yanlış ve kötü kararlar alınmasını engelleyebilmek için öncelikle bireyin eyleminin sorumluluğunu geri alması şarttır. Otoriteye devredilen sorumluluk, ahlaki bir zehirlenmedir. Bireyler sığınılan bahanelerin ne kadar yetersiz olduğunu kabul etmelidir. Karar vermemiz gereken durumlarda yapacağımız duraksama anları, bize etik dışı bir yönlendirmeyle karşılaştığımızda, eyleme geçmeden önce durup kendimize şu soruyu sormamıza yardımcı olur: ‘Şu anda yaptığım şeyi yarın sabah gazetede görsem yine de savunabilir miydim?’. Bu soru, bireyleri pasif durumdan çıkarıp tekrar eylemlerinin sahibi, yani ahlaki özneler haline getirir ve vicdanın yeniden yetkilendirmesini sağlar.
Otoritenin gölgesi, ahlakı felç etmeye başladığında, son savunma hattı bireysel olarak cesaret göstermek olur. Bu cesaret içerisinde bulunulan sistemin, bireyleri pasif bir araca dönüştürme girişimine karşı koyan, günlük bir direniş eylemidir. Zinciri kırmak için çalışanların içsel bir etik yapı inşa etmesi gerekir. Bu yapı, kurumsal rasyonalizasyonlara karşı koyar. Etik dışı gelen her talimat, otomatik bir komut olarak değil, bir hipotez olarak görülmelidir.
Son olarak, otorite ne kadar baskın olursa olsun, davranışınızın sorumluluğu daima sizdedir ve bu bilinç, iyi kalabilmenin garantisidir. Çevredeki yapıların ve otorite figürlerinin baskısıyla ne kadar kolay kötü kararlara itilebildiğini kabul etmek zorundayız. İyi kalmak, pasif bir durum değildir, tam aksine sürekli uyanıklık ve içsel mücadele gerektirir. Einstein’ın da dediği gibi ‘Otoriteye körü körüne inanmak, gerçeğin en büyük düşmanıdır.’.
Kaynaklar
Arslan, F. S. (2023). Kötülüğün Sıradanlaşması. İstanbul Kent Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, 4(2), 1-14. Yükselbaba, Ü. (2017). Otorite ve İtaat Üzerine Milgram Deneyi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 75(1), 227-270.


