Perşembe, Aralık 4, 2025

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Günlük Hayatın Görünmeyen Sahnesi

Profesyonel bir tiyatro oyuncusunu düşünün. Perde açıldığı andan itibaren mimiklerini, nefesini, elini nereye koyduğunu, ses tonunu, hatta göz bebeklerinin büyüklüğünü bile kontrol eder. Kendisini izleyen yüzlerce göz varken sahnede olmak çok zordur. Alkışlarla sahne kararır, maskesi iner ve nihayet kendi özüne döner. Yorulmuştur çünkü iki saat boyunca ‘kendisi olmamıştır’. Şimdi size tanıdığım pek çok insanın gününün uyku harici 16 saatini bu şekilde geçirdiğini söylesem?

‘Bazen hiçbir şey yapmasam da çok yoruluyorum, sanki tüm gün rol yapmışım gibi beynim yorgun’ diyor pek çok danışanım. Her sabah uyanıyoruz ve farkında olmadan bir role giriyoruz. Bazımız “gülümseyen çalışan”, bazımız “kusursuz anne”, bazımız “her şey yolundaymış gibi görünen yetişkin”. Sürekli sahte benliğini performe ettiği için yatağa bitkin giden insanlar tanıyorum. 

Kontrolün Nörolojisi

İnsan beyninde prefrontal korteks, duyguları düzenleyen bir sahne yönetmeni gibidir. Ne söyleneceğini, ne saklanacağını, hangi ifadeye izin verileceğini kontrol eder. Bu sistem, kısa süreli performanslar için elbette zaruri ve faydalıdır. Bir toplantı, bir sunum ya da bir iş görüşmesi düşünün. Buralarda akışa uygun davranmak zorundayız ve bunu prefrontal korteksimize borçluyuz. Ama her konuda olduğu gibi burada da muazzene yani denge esastır. Kontrol sürekli devrede kaldığında beyin “aşırı izleme” durumuna girer. Bu durum, nörobilim literatüründe ‘self-monitoring fatigue’ olarak geçer. Birey kendi davranışlarını sürekli gözlemlediğinde, bilişsel enerji hızla tükenir. Bu öylesine yorucudur ki, bir performans sanatçısının sahnede yaptığı işinin tüm gün devam etmesi gibi düşünülebilir. 

Sosyolog Erving Goffman’ın dediği gibi “Her birey bir sahnede yaşar”. Ancak bazı insanlar, bu sahneden hiç inemez. Oyun uzadıkça sahici benlik yani otantik benlik sahne arkasında unutulur. ‘Ne yapmalıyım?’ sorusu öylesine baskındır ki, kişi ‘ne istiyorum, neye ihtiyacım var, ben kimim, bana ne iyi gelir?’ sorularını ve bunların cevaplarını kendi içinde duyamaz olur. Kişi artık kendini değil, kendinden bekleneni oynamaya başlar. Bu, fark edilmeden gelişen bir iç bölünmedir. 

Danışanlarım terapiye başvurduklarında genellikle savrulma hissiyle karakterize bir depresyona sahiplerdir. ‘Artık ne olduğumu, kim olduğumu bilmiyorum; kafam çok karışık, çok fazla ses var ne hissettiğimi bilmiyorum.’ en çok duyduğum cümlelerdir. Tıpkı çok fazla ışık kirliliğinin olduğu yerde yıldızları görememek gibi, çok fazla gürültü varken insan kendi sesini duyamaz. Ben buna ‘kendiliğin yitimi’ diyorum. Çünkü sahnede olmak insanın sadece yüz kaslarını değil bütün kimliğini bir kalıbın içinde kasarak tutmasını gerektiren bir eylemdir.

Maskenin Arkasındaki Korku

Bir diğerinin gözünde bıraktığı imajı düşünmek herkes için öncelikli olsa da bazılarımız için bu denge fazlasıyla bozulmuştur. Sürekli sahnede ve izleniyor gibi davranan kişinin maskesinin altında bir korku vardır; sosyal reddedilme korkusu. 

Kendini aşırı izlemenin ilk sebebi, kendi özündeki kusurların farkında olmamak ya da bu kusurları kabul edememektir.  Kişi eğer kendisini sürekli kontrol etmezse diğer insanlara ‘fırsat vereceğini’ düşünür. Genellikle çocukluğunda sıklıkla eleştirilen ve utandırılan kişilerde bu inanç daha fazladır. ‘Diğer herkes normal, ben kusurluyum’ temel inancı kişiyi kendini sürekli kontrol etmeye götürür. 

İkinci bir sebep ise bizi büyüten ebeveynlerimizin dış dünyanın yargısını tehdit olarak algılamasıdır. Çocukken dış dünyayı ebeveynimiz nasıl tanıtıyorsa öyle tanırız. Annemiz ya da babamız dışarıdaki insanları sürekli kusurumuzu arayan kötücül kişiler olarak gördüyse veya tanıttıysa kendini izleme davranışı bir hayatta kalma stratejisi olarak aşırı düzeyde kullanılır. 

Sahneden inememenin bir diğer sebebi de koşullu sevilmektir. Eğer ebeveynim onun hoşuna gitmeyen kişilik özelliklerim ve davranışlarım için benden sevgi yatırımını kesiyorsa onun sevgisini kaybetmemek için ‘olduğum kişi’den ‘olmam gereken kişi’ye dönüşürüm.  Winnicott buna ‘false self’ der. Bu maskelenmiş yapı yetişkinlikte de sürer. Kişi ancak ‘uygun’ ya da ‘uyumlu’ olduğunda sevileceğine inanır, kendilik spontanlığını yitirir ve taktığı geçici maskeye dönüşür. 

Tüm bu teorilerin ortak noktası kişinin sahneden indiğinde yani maskesini çıkardığında boşluk hissiyle kalmasıdır. Varoluşu üzerine hiç düşünmeyen kişi maskeyi çıkardığında ne olacağını bilemez ve bu da maskeye daha sıkı tutunmaya sebep olur. Bitmek bilmeyen bir kısır döngü gibi. 

Bu döngü ancak her kulun kusurlu yaratıldığını kendimize hatırlattığımızda kırılabilir. Hepinizin terinin aynı kokması, horlaması, sivilcelenmesi, dışkılaması insani kusurlarla birlikte yaratıldığımızın en kolay ve gerçek kanıtlarıdır. Yine kutsal kitaplarda peygamberlere ait hatalara ve yanlışlara kıssa şeklinde yer verilmesi insana sınırlılıklarını hatırlatır. Bu kusurluluğu kabul etmenin verdiği özgürlüğü yazmaya kelime sınırım yetmiyor 😊

Kulis: Sahiciliğin Yeniden Keşfi

Tiyatro oyununun arka planında oyuncuların kendi isimleriyle anıldığı, istediklerini yiyip içebildikleri yani rolden çıktıkları bir yer vardır: Kulis. Hayatta da kulis anlarına yani otantik benliğimizi serbest bırakıp özümüzdeki gibi davranabileceğimiz alanlara ihtiyaç vardır. Kimsenin bizi yargılamayacağından emin olduğumuz, zırhımızı çıkardığımız, alkış beklemeyeceğimiz, olduğumuz halimizle kabul edileceğimiz yerler. 

Terapi odası çoğu kişi için hayatta tanıştığı ilk kulistir. Özünü keşfetmesi için teşvik edilen ve olumlu olumsuz hiçbir şeyin güvenli bir alanda asla yargılanmadan kabul edildiğini gören kişi cesurca soyunur tüm maskelerinden. Odada iki kusurlu insanın yakın ve sahici ilişkisi kalır. 

Sonra bu ilişkideki derinliği ve lezzeti deneyimleyebileceğimiz başka ilişkiler bulabilmek için spontan davranma cesareti buluruz. Her insanın yanında kuliste gibi hissetmek imkansızdır. Kendi hayatını bir kalıpta yaşamış kişi için başkasının özgünlüğüne tanık olmak tetikleyicidir. 

Perdenin Kapanışı: Kontrolü Bırakmanın Zarafeti

Kontrol, modern insanın en yüceltilmiş savunma mekanizmasıdır. Büyük büyük işletmelerde sayısız çalışana sonu kontrol ile biten eğitimler verilir: otokontrol, duygusal kontrol, davranış kontrolü vb… Sürekli kontrolde ve tetikte bir zihinden daha yorucu çok az şey vardır. İnsanın kendine dönebilmesi için arada sahneden inebilmesi gerekir. Bu değişim yaşadığımız evlerin içinden başlar. Yanında sansürsüz konuşabildiğiniz, bütün bedeninizin spontan durabildiği kaç kişi var, sorun kendinize. 

Hayatınız ‘artık oynamayacağım’ dediğiniz yerde değişecek. Kendi olma cesareti gösterdikten sonra herhangi bir eylemi gerçekleştirirken deliliğinize izin verecek ve ancak bu otantik benliğinizle sizi seven insanlara hayatınızda yer açabileceksiniz. Kulise kimi alacağınızı seçmek ise size kalmış 😊

Ezgi Beyza Toprakçı
Ezgi Beyza Toprakçı
Ezgi Beyza Toprakçı, Klinik Psikolog ve eğitmen olarak yetişkin ve çiftlerle çalışmaktadır. İstanbul Üniversitesi’nde Psikoloji, PDR ve İşletme lisanslarını tamamladıktan sonra, Klinik Psikoloji yüksek lisansını Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nde tamamladı. EMDR Travma Terapisi, Psikodinamik Psikoterapi ve Çift Terapisi gibi ekollerde uzmanlaştı. Psikoterapi pratiğinin yanı sıra yapay zeka, kuantum fiziği ve islam felsefesi gibi disiplinlerle ilgilenmekte, bu alanların psikolojiyle kesişimlerini araştırmaktadır. Akademik çalışmalar yürütmekte, eğitimler vermekte ve Psychology Times bünyesinde ruh sağlığını destekleyici içerikler üretmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar