Çarşamba, Şubat 25, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Duvarların Ardında: Aile, Güç ve Şiddetin Normalleşmesi

Aile İçi Şiddetin Toplumsal Niteliği

Aile içi şiddet uzun süre bireysel bir sorun ya da özel alanın sınırları içinde ele alınmış; ancak sosyal bilimlerde yapılan çalışmalar bu olgunun toplumsal yapıdan bağımsız değerlendirilemeyeceğini ortaya koymuştur. Aile içi şiddet farklı sosyal sınıflarda görülmekle birlikte, şiddetin biçimi, yoğunluğu ve sürekliliği sosyoekonomik koşullara bağlı olarak değişmektedir. Özellikle düşük sosyoekonomik gruplarda ekonomik yoksulluk, güvencesizlik ve sınırlı sosyal destek ağları, şiddetin gündelik yaşamın bir parçası hâline gelmesini kolaylaştırmaktadır. Bu nedenle aile içi şiddet, bireyler arası bir çatışmanın ötesinde, ortaya çıktığı toplumsal koşullar ve güç ilişkileri ile birlikte ele alınması gereken bir toplumsal sorundur.

Ailenin Yapısal Dönüşümü ve Ataerkil Düzen

Aile içi şiddetin anlaşılabilmesi için ailenin toplumsal bir kurum olarak yapısının incelenmesi gerekmektedir. Sosyolojide aile; yerleşim biçimi, akrabalık ilişkileri, soyun aktarımı, ekonomik yapı ve toplum tipi gibi ölçütler temel alınarak sınıflandırılmaktadır. Bu çerçevede aileler genel olarak geleneksel (geniş) aile ve çekirdek aile olarak ele alınır. Geleneksel aile çoğunlukla ataerkil bir yapıya sahiptir ve soyun baba üzerinden sürdürüldüğü bir düzendir. Bu yapı, aile içi ilişkilerde hiyerarşinin belirgin olduğu ve otoritenin erkek merkezli kurulduğu bir sistemi beraberinde getirir. Çekirdek aile ise anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşur ve modern toplumlarda yaygın aile modeli olarak kabul edilir. Modernleşmeyle birlikte ailenin ekonomik, üretim ve denetim işlevleri büyük ölçüde aile dışı kurumlara devredilmiş, bakım işlevi ise kurumsal hizmetlerle paylaşılır hâle gelmiştir. Bu süreçte aile, üretimden çok üreme ve duygusal ihtiyaçlara odaklanan bir yapıya dönüşmüştür. Ancak bu yapısal değişim, ailenin şiddet üretme potansiyelini ortadan kaldırmamıştır.

Aile İçinde Kadına Yönelik Şiddetin Normalleşen Biçimleri

Aile içi şiddetin mağdurları çoğunlukla kadınlar ve çocuklardır. Toplumsal cinsiyet rolleri ve ataerkil yapı, şiddetin özellikle kadınlara yönelmesini besleyen temel unsurlar arasında yer almaktadır. Aile içi şiddet yalnızca fiziksel boyutla sınırlı değildir; cinsel, duygusal ve ekonomik biçimleriyle de kadınların yaşamlarını etkilemektedir. Bu şiddet türleri çoğu zaman, erkeklerin aile içindeki kontrolü sürdürme ve güç ilişkilerini yeniden üretme çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Modern toplumda çekirdek aile yapısının yaygınlaşmasıyla birlikte kadınların eğitim düzeyinin artması ve ücretli emek sürecine katılması, aile içi ilişkilerde değişim yaratmıştır. Ancak bu durum, ataerkil yapının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Ataerkil düzenin ürettiği şiddet, aile içinde farklı biçimlerde varlığını sürdürmekle birlikte, bu şiddet türleri arasında en yaygın olanın sözel şiddet olduğu görülmektedir.

Aile içi şiddet, her tür aile yapısında görülebilen bir olgudur ve çoğunlukla ilişkide güçlü konumda bulunan tarafın denetim kurma isteğiyle ilişkilidir. Buna karşın aile içi şiddete ilişkin veriler, korku, utanma ve güvenlik kaygısı nedeniyle gerçeği tam olarak yansıtmayabilmektedir. “Kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışı, aile içi sorunların gizlenmesine sebep olmaktadır. Ataerkil yapı içinde yetişen kadınlar, özellikle duygusal şiddeti zamanla normalleştirebilmekte ve yaşadıkları şiddeti kendi davranışlarıyla ilişkilendirebilmektedir. Ayrıca çocuklukta tanık olunan ilişki örüntüleri, sosyoekonomik koşullar, geniş aile yapısı ve alkol ya da madde kullanımına erişim, şiddetin sürmesini kolaylaştırmaktadır.

Sosyoekonomik Eşitsizlik, Eğitim ve Şiddetin Sürekliliği

2010 yılında Ankara’da düşük sosyoekonomik düzeyde yaşayan kadınlarla yapılan bir araştırmada, okuryazar olmayan kadınların daha çok orta düzeyde şiddete maruz kaldığı; lise ve üzeri eğitim düzeyine sahip kadınların ise daha düşük düzeyde şiddet yaşadığı saptanmıştır (Yaman Efe & Ayaz, 2010). Çevresine göre ekonomik durumu daha iyi olan kadınların yüksek düzeyde şiddete maruz kalmadığı görülmüştür. Kadınlar çoğunlukla, eşlerinin beklentilerine uymadıklarında şiddete maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir. Ev içi emeğin kadının sorumluluğu olarak görülmesi ve bu sorumlulukların yerine getirilmemesi, kadınların kendilerini suçlamalarına ve şiddeti kabullenmelerine yol açabilmektedir. Araştırmada kendisini “iyi huylu”, eşini ise “sinirli” olarak tanımlayan kadınların şiddete maruz kalma oranlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Bu durum, itaatkâr ve sessiz olmanın “iyi kadın” kimliğiyle ilişkilendirilmesinin şiddeti meşrulaştırdığını göstermektedir.

Türkiye genelinde yapılan araştırmalar da bu bulguları desteklemektedir. 2008 yılında gerçekleştirilen bir çalışmada, Türkiye’de en az bir kez gebe kalmış her on kadından birinin gebeliği sırasında eşi ya da birlikte olduğu kişi tarafından fiziksel şiddete maruz kaldığı belirlenmiştir (Tezcan, Yavuz & Tunçkanat, 2009). Daha güncel araştırmalar, gebelik döneminde herhangi bir şiddet türüne maruz kalma oranının arttığını göstermektedir (Durmaz & Nazlıcan, 2023). Eğitim düzeyi arttıkça fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalma oranlarının azaldığı görülmektedir. Hiç eğitimi olmayan ya da ilköğretimi tamamlamamış kadınların %56’sı yaşamlarının bir döneminde fiziksel veya cinsel şiddet yaşadığını belirtirken, bu oran lise ve üzeri eğitim düzeyine sahip kadınlarda %27’ye düşmektedir (Jansen, Yüksel & Çağatay, 2009). Bu veriler, aile içi şiddetin yapısal bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır.

Sonuç

Toplumda şiddetin azalması, şiddeti meşrulaştıran düşünce biçimlerinden uzaklaşmayı gerektirmektedir. Şiddetin bir gerekçesi olduğu inancı, özellikle kadına yönelik şiddetin normalleşmesine yol açmaktadır. Bu noktada kadınların hangi davranışları şiddet olarak tanımladıkları belirleyici bir önem taşımaktadır. Yazılı ve sözlü kültür aracılığıyla aktarılan küçümseyici söylemler şiddeti yeniden üretirken; erken dönemde şiddete maruz kalmak ya da tanıklık etmek, bireyin ilerleyen yaşamında çatışma çözme biçimlerini olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle aile içi şiddetle mücadele, yalnızca hukuki düzenlemelerle değil, şiddeti haklılaştıran dilin ve kültürel kabullerin dönüştürülmesiyle birlikte ele alınmalıdır.

Kaynakça

Durmaz, E., & Nazlıcan, E. (2023). Türkiye’de bir ilde gebelikte eş/partner şiddeti yaygınlığı, şiddetteki değişimler ve anne ruh sağlığı üzerindeki etkileri. Sakarya Tıp Dergisi, 13(4), 567–577. https://doi.org/10.31832/smj.1063772 Yaman Efe, Ş., & Ayaz, S. (2010). Kadına yönelik aile içi şiddet ve kadınların aile içi şiddete bakışı. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 11, 23–29. T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü. (2009). Türkiye’de kadına yönelik aile içi şiddet. Ankara.

Melissa Arslan
Melissa Arslan
Melissa Arslan, Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden lisans derecesi aldıktan sonra aile, ilişki, evlilik ve cinsel danışmanlık alanlarında çalışmalarına aktif olarak devam etmektedir. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ekolü temelinde; danışanların ihtiyaçlarına göre Şema Terapi, NLP ve ACT temelli tekniklerden yararlanmakta, gerekli durumlarda sistemik bakış açısıyla Aile Dizimi yaklaşımını sürece entegre etmektedir. Eklektik bir anlayışla yürüttüğü danışmanlık sürecinde, her danışanın bireysel deneyimini merkeze almayı önemser. Çocuklarla yapılan çalışmalarda oyun ve masal temelli yöntemlerden yararlanmakta; resim analizi ve yaşa uygun gelişimsel değerlendirme araçları aracılığıyla ebeveynlere rehberlik sağlamaktadır. Danışmanlık sürecinde en çok önem verdiği unsur, danışanların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri güvenli bir alan oluşturmaktır. Bu sayede duygularını ve yaşantılarını rahatlıkla paylaşabilmelerine olanak tanımayı ve her seansta kendilerini güvende hissetmelerini sağlamayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar