Perşembe, Aralık 4, 2025

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Direksiyonu Elimize Aldığımız Dönem: Çeyrek Asır Krizi

Mid-Life Crisis’i (Orta Yaş Krizi) hepimiz biliyoruz tamam da, ‘Quarter-Life Crisis’ diye bir şey duydunuz mu? Dilimizde karşımıza ‘çeyrek asır krizi’ veya ‘25 yaş sendromu’ olarak da çıkıyor. 20–30 yaş arasındaki kişileri oldukça da ilgilendiren bir mesele. Literatüre geçmiş bu kriz dönemi aslında bireylerin kendilerini ve ne istediklerini anlamaya çalıştıkları, yaşamlarının anlamını sorguladıkları, enerjilerini nereye yönelteceklerini seçtikleri bir dönem. En önemlisi de, kişinin hayatının gidişatının sorumluluğunun kendinde olduğunu farkına vardığı bir zaman dilimi.

Böyle bir geçiş döneminde tek değişim kişinin kendisinde olmuyor tabii, çevresi de farklı beklentiler ve sorular ile şekilleniyor. Artık kişiye ‘okul nasıl gidiyor?’ yerine ‘iş bulabildin mi?’ diye soruluyor. ‘Arkadaşların nasıl?’ sorusunun yerini ise ‘Ee, var mı hayatında özel biri?’ alıyor. Haliyle, bu dönemde kaygı, kaybolmuşluk hissi, yalnızlık ve hatta anksiyete yaşamak çok doğal. Peki bu dönemi oluşturan faktörler neler ve neden ‘kriz’ adı verilmiş?

Yapılan bir araştırmaya göre 25–33 yaşları arasındaki yetişkinlerin %75’inin bu sendromu yaşadığı görülmüş. Yani anlayacağımız üzere, bu dönemlerde birey her ne kadar kendini yalnız hissetse de, bu oldukça yaygın bir durum. Sistematik bir literatür taraması olan bu çalışmada, çeyrek asır krizini etkileyen 12 içsel (bireyin iç dünyasından kaynaklanan) ve 10 dışsal (bireyin dış dünyasından, çevresinden kaynaklanan) faktör tanımlanmış. Bu faktörler arasında özellikle ‘amaç bağlılığı’, ‘maneviyat’ ve ‘anksiyete’ en sık vurgulanan içsel etmenler olarak öne çıkıyor. Bu yazıda odağımı bu içsel faktörlere vereceğim; çünkü bu faktörler kriz deneyiminin özünü anlamada daha belirleyici görünüyor.

Amaç Bağlılığı, Anksiyete ve Maneviyatın Rolü

Amaç bağlılığı dediğimiz, çoğu genci çeyrek asır krizine sürükleyen en büyük içsel faktör aslında. Kişinin, gelecekteki hedeflerine ve bugünün sorumluluklarına bağlı kalmak için gösterdiği efor olarak tanımlanabilir; bireyin üniversite eğitimini tamamlama süreci, mezun olduktan sonra hangi kariyer yönünden ilerleyeceğine karar vermesi, kendisi için ideal işin ne olduğuna dair yaşadığı kafa karışıklığı, etrafında gördüğü ilişkiler gibi değil de daha yakın ilişkiler kurma isteği… Hayatının daha önceki bölümlerinde önemli gelmeyen sorular, bu dönemde bir öneme sahip olmaya başlıyor. Bütün bunlar kişide ister istemez belirsizlik ve sıkışmışlık hissinin karakterize ettiği bir iç dünya oluşturabiliyor, haliyle bir diğer içsel faktörlerden olan anksiyete de takip ediyor bu durumu.

Kişinin hayallerini, hedeflerini ve genel olarak amacını sorguladığı bir düşünce yapısına geçiş yapması onu anksiyeteye çok yatkın bir duruma sürüklüyor. Belirsizlik gibi durumlarda anksiyete çok sık yaşanan bir durumdur. 20–30 yaş arası dönem, doğası gereği kişinin hayatının en belirsiz olduğu dönemdir ve anksiyete seviyelerinde artış olması olağandışı bir durum değildir. Peki bu yaş grubundaki herkes aynı şekilde ‘kader’ gibi bu anksiyeteyi aynı seviyelerde, yoğun bir şekilde yaşıyor mu? Cevap tabii ki hayır.

Yapılan çalışmada öne çıkan bir diğer içsel faktör ise maneviyat. Kişinin Tanrı inancı ya da dini pratiklerle kurduğu bağ, bu dönemin yarattığı belirsizlikleri daha çerçeveli bir anlam yapısı içinde tutmasına yardımcı olabiliyor. Bu da anksiyete seviyelerinin daha düşük seyretmesine katkı sağlıyor. Bu nedenle maneviyat, çeyrek asır krizinin etkilerini hafifleten bir içsel tampon mekanizması gibi çalışabiliyor.

Maneviyatın yanı sıra, insanlar yaşamları boyunca belirsizliklerle, zorluklarla ve kaygılarla başa çıkmak için birçok metot geliştirir. Bu metotlar bilinçli bir şekilde de geliştirilebilir, bilinçsiz bir şekilde de. Tabii ki bu geliştirilen metotların hepsi faydalıdır da denemez. Mesela, kişinin kaygılandığı zaman alkolle duygularını bastırması da bir metottur, bir arkadaşıyla dertleşip içini dökmesi de metottur. Böylece, kişinin gelişimi boyunca geliştirdiği bu başa çıkma yollarının sağlamlığı ve işe yararlılığı da bu kriz döneminde ortaya çıkan anksiyete seviyelerini etkiler.

Araştırmalar, kişinin bu dönemdeki anksiyete seviyesini dolaylı yoldan etkileyen bir diğer etmenin de kişinin kendine olan güveni ve öz yeterliliğinin yüksek olduğuna dair inancı olduğunu gösteriyor. Kişi kendini ne kadar yeterli bulursa, haliyle de kendine ne kadar güvenirse, belirsizlikler ile daha kolay başa çıkabiliyor. Yani, bu dönemin gelip geçici olduğunu ve bizim için işlerin bir noktada yoluna gireceğine dair bir inanca sahip olmanın önemli olduğunu anlayabiliriz. Tabii ki kişi kendine genel olarak güvenen biri bile olsa, arada bir kendine olan güveninin zedelendiği, sorgulandığı zamanlar olabilir, bu da oldukça normaldir. Zaten psikolojide aklımızda bulundurmamız gereken en önemli şey neredeyse hiçbir sürecin, durumun ve konseptin lineer olmamasıdır. Psikolojik sistemler doğası gereği dinamik ve döngüseldir, o yüzden dönemsel olarak kendimizi yetersiz ve özgüvensiz hissettiğimizde bunu genellememek ve uzaktan bakabilmek çok önemlidir.

Kriz Değil, Büyümenin Doğal Bir Parçası

Sonuç olarak, çeyrek asır krizi dediğimiz, geleceğe dair farklı seçenekleri keşfetmenin, denemenin ve kendimize uygun yolu bulma çabamızın sonucu. Çoğu zaman da amaç arayışımızdaki dalgalanmalar, içsel maneviyat ihtiyacımız ve anksiyetenin yarattığı baskıyla şekilleniyor. Belki de, birçok insanın benzer iniş çıkışlardan geçtiğini bilmek, bu dönemi ‘kriz’ olarak değil, büyümenin doğal bir parçası olarak görmemize yardımcı olabilir. Çünkü bazen önümüzde hazır bir yol veya atılacak net bir adım olmaz, ve bu çok normaldir. Etrafımızdakiler ilerlerken biz olduğumuz yerde kalıyoruz gibi hissedebiliriz, ama aslında ne etrafımızdakiler çok ilerliyor ne de biz olduğumuz yerde kalıyoruz. Sizce kişinin kendi hayatını böylesine yoğun düşündüğü dönüştürücü bir dönemde ‘olduğu yerde kalması’ mümkün olabilir mi?

Kaynaklar

Hasyim, F., Setyowibowo, H., & Purba, F. (2024). Factors Contributing to Quarter Life Crisis on Early Adulthood: A Systematic Literature Review. Psychology Research and Behavior Management, 17, 1–12. https://doi.org/10.2147/prbm.s438866

Ada Türkmen
Ada Türkmen
Ada Türkmen, Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun olmuş, Medya ve Görsel Sanatlar alanında yandal yapmıştır. Akademik hayatının bir dönemini Hollanda’daki Maastricht Üniversitesi’nde eğitim alarak geçirmiştir. Hollanda’da yaşadığı dönem boyunca psikoloji alanının uçsuz bucaksız doğasıyla tanışmış, bilişsel ve klinik psikolojiye hayranlık duymuş ve hayatın her alanındaki etkilerine tanık olmuştur. Eğitim hayatı boyunca ve sonrasında psikoloji alanında yaptığı çalışmalar ve parçası olduğu etkinlikler sayesinde alanda aktif kalmıştır. Okumayı ve yazmayı seven Türkmen; insanın çevresini ve en önemlisi kendisini anlayabilmesi için psikoloji ile ilgili konuların herkesçe anlaşılabilir bir dille yazılabileceğini savunur ve kendi yazılarında da bunu hedefler.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar