Cuma, Aralık 5, 2025

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Çocukların Dilekleri: Savaşın Gölgesinde Çocukluk

Çocuklara “Bir dileğin olsa ne isterdin?” diye sorulduğunda alınan cevaplar, yalnızca bireysel hayalleri değil; aynı zamanda çocuğun içinde bulunduğu sosyal, ekonomik ve politik bağlamı da yansıtır. Güvenli bir çevrede büyüyen çocuk, oyuncak, telefon ya da tatil isterken; savaş bölgesindeki çocuklar çoğu zaman en temel ihtiyaçları – ekmek, su, ailesiyle yeniden bir araya gelmek – dile getirir. Bu basit karşılaştırma, aslında çocukluğun evrensel eşitsizliğinin çarpıcı bir özetidir.

Psikoloji bilimi açısından bakıldığında savaş, yalnızca yetişkinleri değil, en savunmasız grup olan çocukları derinden etkiler. Freud’un travma kuramında vurguladığı gibi, çocuk zihni ani ve yoğun şiddet deneyimlerini “haz ilkesine” göre anlamlandırmakta zorlanır ve bu deneyimler bilinçdışına bastırılır. Ancak savaşın sürekliliği, bastırmaya imkân tanımaz; çocuk, travmayı her gün yeniden deneyimler. Bu durum, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) savaş bölgelerinde çocuklar arasında neden bu kadar yaygın olduğunu açıklar.

John Bowlby’nin bağlanma kuramı da savaş koşullarını anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Çocuğun güvenli bir bağlanma figürüne – genellikle anneye – ihtiyaç duyduğu gelişimsel bir gerçektir. Ancak savaş, ebeveyn kaybı, zorunlu göç ya da aile üyelerinin parçalanmasıyla bu bağlanma ilişkisini kesintiye uğratır. Bowlby’ye göre bağlanma kaybı, ileriki yaşlarda kaygı bozuklukları, depresyon ve ilişkisel sorunların temelini atabilir. Dolayısıyla “annemi görmek istiyorum” diyen bir çocuk, yalnızca özlemini değil, psikolojik sağ kalım gereksinimini dile getirmektedir.

Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı ise çocukların savaş deneyimini nasıl anlamlandırdığını açıklamada yardımcı olur. Somut işlemler dönemindeki (7–11 yaş) bir çocuk, ölüm ve şiddeti somut olaylar üzerinden kavrar; soyut kavramlar olan “barış” ya da “adalet” ise ancak ergenlikte anlam kazanmaya başlar. Bu nedenle savaş bölgesindeki küçük çocukların dilekleri daha çok “ekmek, su, güvenlik” gibi somut ihtiyaçlara odaklanır. Ergenler ise “barış olsun” gibi daha soyut dilekler ifade eder. Burada gelişimsel süreçle birlikte savaşın yarattığı psikolojik yükün şekillendiğini görürüz.

Erik Erikson’un psikososyal gelişim kuramında çocukluk ve ergenlik, güvene karşı güvensizlik, girişimciliğe karşı suçluluk, kimliğe karşı rol karmaşası gibi temel krizlerle tanımlanır. Savaş, bu gelişimsel krizlerin sağlıklı çözülmesini engeller. Örneğin güven evresinde olan bir çocuk, savaş ortamında sürekli tehdit altında yaşadığında dünyayı güvensiz bir yer olarak kodlar. Bu algı, yetişkinlikte bile değişmesi zor bir temel inanç haline gelebilir.

Psikolojik araştırmalar da bu kuramları destekler. Örneğin Save the Children’ın 2019 raporunda, savaş bölgelerindeki çocukların %80’inden fazlasının yoğun kaygı, uyku bozukluğu ve güven kaybı yaşadığı; birçoğunun oyun oynamayı bıraktığı belirtilmiştir. Oyun, çocuk için yalnızca eğlence değil, travmanın işlenmesine yardımcı olan bir “terapötik alan”dır (Winnicott, 1971). Ancak savaş koşullarında oyun bile yerini korkuya bırakır.

Bu noktada, savaş bölgesindeki çocuklarla güvenli bölgelerdeki çocukların dilekleri arasındaki fark, sadece maddi koşulların değil, psikolojik gelişim fırsatlarının da eşitsizliğini gösterir. Bir çocuk için “oyuncak” istemek, sağlıklı gelişimin göstergesidir; çünkü o çocuğun temel ihtiyaçları karşılanmış, güvenlik algısı yerleşmiştir. Bir başka çocuk için “ekmek” istemek ise travmatik bir yokluğun ifadesidir. İsteklerin niteliği, çocukluğun nasıl yaşandığını görünür kılar.

Psikoloji alanında yapılan çalışmalar, savaşın çocuklarda üç temel alanda kalıcı izler bıraktığını ortaya koyar:

  1. Bilişsel gelişim: Konsantrasyon güçlüğü, öğrenme kayıpları, okuldan kopuş.

  2. Duygusal gelişim: Kaygı, depresyon, suçluluk ve yas süreçleri.

  3. Sosyal gelişim: Güven ilişkilerinin zedelenmesi, akran ilişkilerinin bozulması, aidiyet duygusunun kaybı.

Tüm bu bulgular, savaşın sadece bugünü değil, geleceği de kararttığını gösterir. Çünkü çocuklukta yaşanan travmalar, bireyin yetişkinlik yaşamına ve toplumun kolektif ruh sağlığına yansır.

Sonuç olarak, çocukların dilekleri biz yetişkinlere ayna tutar. Bir yanda teknoloji, oyuncak ve seyahat isteyen çocuklar; diğer yanda ekmek, su ve barış dileyen çocuklar… Bu uçurum, dünyadaki eşitsizliklerin en çarpıcı ifadesidir. Savaşın ortasında büyüyen çocukların dilekleri bize şunu gösteriyor: Onlar oyuncakları değil, yaşama hakkını istiyor. Freud’un dediği gibi ruhsal travmalar bastırılsa bile silinmez; Bowlby’nin işaret ettiği gibi güvenli bağlar koparıldığında, bu kayıp hayat boyu taşınır. Psikolojik açıdan bakıldığında savaş, yalnızca bir politik kriz değil; nesiller boyu sürecek ruhsal yaraların başlangıcıdır. Biz yetişkinler, bu travmaları engelleyebilecek tek kuşağız.

Her çocuk, Erikson’un söylediği gibi kimliğini güvenli bir dünyada inşa etme hakkına sahiptir. Bowlby’nin vurguladığı gibi, her çocuk bağlanabileceği bir figürün yanında büyümelidir. Freud’un belirttiği gibi, çocuk zihni travmayı taşıyacak güçte değildir. Bu nedenle, savaş bölgelerindeki çocukların dilekleri, bizlere tek bir ahlaki sorumluluğu hatırlatır: Barışı sağlamak, bir lüks değil, çocukların en temel hakkıdır.

Bir çocuğun “ekmek istiyorum” demesi, insanlığın en büyük utancıdır.
Bir çocuğun “barış istiyorum” demesi, bizim en büyük sorumluluğumuzdur.
Ve gün gelecek, insanlığın gerçek uygarlık ölçüsü teknoloji değil, kaç çocuğun özgürce hayal kurabildiğiyle belirlenecek.

Rabia AY
Rabia AY
Rabia AY, 2024’te Psikoloji Bölümü’nden mezun olmuştur. Klinik stajlarını tamamlamış, ardından bir rehabilitasyon merkezinde çocuk, ergen ve yetişkinlerle psikolog olarak çalışmıştır. Çocuk ve ergen psikolojisi, yas ve travma alanlarına ilgi duymakta; “Çocuk ve Ergenlerde Ölüm ve Yas” konulu seminer düzenlemiş ve bu konuda kitap projesinde çalışmaktadır. TÜBİTAK projelerinde yer almış, birinin yürütücülüğünü üstlenmiştir. Adli psikolojiye özel ilgisi olan Rabia, suçun psikolojik temelleri ve adli vakaların değerlendirilmesi üzerine okumalar ve araştırmalar yapmaktadır. Disiplinler arası düşünme biçimiyle psikolojiyi hem bireysel hem de toplumsal düzlemde dönüştürücü bir araç olarak görmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar