Aşk, bazen zihnin oyunu bazen ise dışarıdan görünen bir sabuklamadır. Neye aşık oluruz ya da ney bize aşk gibi gelir? Aşkın tek bir tarifi var mıdır acaba? Aşkı aramanın birçok yolu var. Bunu romantik, dini, psikolojik olarak incelemek mümkün. Mesela bir bebeğin anneye duyduğu aşk ya da sevgililerin birbirine, bir diğeri ise tasavvufi olan… belki her şekilde de sıralanabilir. Doğaya duyulan, bir nesneye ya da kim nasıl tarif ediyorsa. Tek bir şeyle belki bir çatıda toparlanabilir tutku ya da arzu…
Tasavvufun Penceresinden Aşkın Özü
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî şöyle tanımlar; aşk, insanı kendinden çıkarıp Hakk’ta yok eden ateştir. Sevdiğin kişiye değil, onda tecelli eden İlahi güzelliğe tutulursun. Yunus Emre der ki; aşk, benliği eriten bir deryadır. Hacı Bektaş-ı Veli ise; aşk, insanı insan yapan cevherdir. Eline, beline, diline sahip olmak; aşsın terbiyesidir. Yani aşk ne içeride ne de dışarıda karşılığı olmayan ne varlığına sevindiğin ne yokluğuna yerindiğindir. Aşk Allah huzurunda ulaşmak için kurulan bağdır. Buluşmayı arzular dergahında kavuşmayı arzular. Bilmediğin güzelliğe tutulmaktır aşk, korkulanı içine sığdırmak belki de kendinden korkmaktır.
Felsefi ve Psikolojik Yaklaşımlarla Aşkın Tanımı
Kavuşamamaktır aşk, düşünmek, arzulamak, hayalini kurmak, mest olmak bazen ise uğruna yanmaktır. Eksiğin tamamlamaya çalışılması bir şekilde döngünün hiç kapanmamasıdır. Jacques Lacan’ a göre aşk, sahip olmadığın şeyi, olmayan birine vermektir. Sevdiğimiz kişiye değil, onun bizde uyandırdığı eksikliğe bağlanırız. Ya da herkesin bildiği Freud ise aşkı şöyle tarif eder; bastırılmış arzuların ve çocukluk bağlanmalarının yeniden sahneye çıkmasıdır. Sevdiğimizi sandığımız kişide, aslında eksik kalan ilk sevgiyi ararız. Friedrich Nietzsche’ de şöyle der; aşk çoğu zaman iki yalnızlığın birbirini kullanmasıdır. İnsanı yüceltir ama aynı ölçüde yanılsama üretir. Aslına bakılırsa da bir şekilde o kuyruğunu yakalayamayan bir kedidir aşk. Belki sandığımız, belki yanılsama çünkü dışarıdan içi göremezsin aşk senin tabir ettiğin senin yansımanda oluşan bir anlamlandırma çabasıdır.
Varoluşsal Bir Süreç Olarak Anlam Arayışı
Tüm bunlara göz gezdirdiğimizde bir karşılığı varmış gibi gelir fakat yoktur dikkatlice anlamaya çalışırsak. Fakat hep orada bildiğimiz ama bir türlü de söyleyemediğimizdedir. O kadar büyüktür ki aşk demişiz anlamlandırmak için çünkü bir karşılığı olması lazım değil mi? Hayatta kalmanın en büyük anlamlarından biri de bu değil midir? Anlam aramak. Bir şekilde sevdiğimiz nesneyi içimize almaya çalışırız, bu doğduğumuz andan itibaren olan varoluşsal bir süreçtir. Doğduğumuzda anlamlandıramadığımız hayatın tek bir nesnede (anne) toparlanılıp kapsanılmaktır. Tüm yaşamsal fonksiyonlarımızın sürdürülmesi için ona ihtiyaç vardır. Biz bu sürece omnipotans deriz annenin tümgüçlü bir pozisyonda olması ve bebek için kudretli bir nesne. Sonra yavaş yavaş ayrılırız buradan eğer sağlıklı bir ayrışma oluyorsa tabii.
Ayrışma ve Bireyselleşme Yolunda Aşk
Dünyayı keşfetmek için emeklemeye sonra adımlamaya başlarız. Özgürlüğün sesleridir bunlar. Ben diyebilmenin ayaklanmalarıdır. Artık bize ait olanları keşfetme süreci gelir. Yerine koymaya çalıştığımız bir duygu ararız, bir anlam ve sonra kendimizi adayacağımız karşı bir nesne. Artık “ben”i bulmak ve anlamak için anneden ya da babadan ayrılır yerine geçen bize ait olan bir insan koymaya çalışırız. Belki de aşk burada başlar. Zihnimizin dehlizlerinde o temsili bulmak için belki de yaşam boyu sürecek bir adanmışlık süreci aşk. Bazen yıkıcı, bazen ilham verici adına her ne dersek diyelim aşk bir şekilde kendini saklayacak ve tam buldum derken yerini kendimizde olan eksikliği tekrar tekrar hatırlatacak o tekrarı yaşatacak bize.
Kavuşamamanın ve Arzunun Sonsuz Döngüsü
Çünkü kavuşmak aşkın lügatinde yoktur. Kavuşamamaktır aşk o bilinmeyen için peşinde koşulan ve bir şekilde yerini bir türlü dolduramadığımız. Gerçek midir? Elbette ki gerçektir. Çünkü yaşarsın, hissedersin belki de delisi olursun. Her dizi her film her hikâyede vardır. Bizi çeker içine çünkü zihnimize tanıdık gelen ama bir şekilde gediğine oturtamadığı şeyin heyecanını yaşar. Bazen bir ruhta bazen bir tende bazen ise bir tinde arar bunu. Burada Yunus Emre’nin bir sözü tanıdık gelir size; “Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni.” Yunus bunu sevgiliye duyulan özlemle yazmış. Siz hangi sevgiliye yazardınız? Herkesin aşkı kendine tabii neye veyahut kime… Bu sonsuz arayış içinde aşk, aslında kişinin kendi içsel bütünlük çabasının bir yansımasıdır.


