Bir otel hayal edin; dünyanın en pahalı ve aynı zamanda tamamen ücretsiz oteli. Yanlış okuduğunuzu düşünebilirsiniz, ama hayır. Hem dünyanın en pahalı oteli, hem de tamamen ücretsiz.
Nasıl mı? Burası dünyanın en güzel oteli. Kapısından içeri adım attığınız anda para, statü ve sahip olduğunuz her şey anlamını yitiriyor. Burada hiçbir şey satın alınmıyor; çünkü aklınıza gelebilecek her şey zaten sizin. Tadını unutamayacağınızı sandığınız yemekler, ömrünüz boyunca hatırlayacağınızı düşündüğünüz kahkahalar, dünyanın en güzel şehirlerinde karşılanan gün doğumları, yalnızca size çalıyormuş gibi hissettiren konserler, yıldızların altında edilen uzun sohbetler ve her akşam gökyüzünü başka bir renge boyayan gün batımları… Üstelik en büyüleyici yanı bunların hiç bitmeyecekmiş gibi hissettirmesi.
Orada saatler işlemiyor, takvimler anlamını kaybediyor. İsterseniz birkaç gün, isterseniz birkaç yıl kalabiliyorsunuz. Kimse sizden para istemiyor. Kimse hesabı getirmiyor. Hatta bir süre sonra, dışarıda bıraktığınız hayatın gerçekten var olup olmadığını bile sorgulamaya başlıyorsunuz. Siz de kalıyorsunuz. O parıltılı lüksün büyüsüne kapılıp zamanı, dünyayı, her şeyi unutuyorsunuz. Her gün bir öncekinden daha kusursuz, her an daha eğlenceli geçiyor.
Yıllar gibi gelen o rüyanın sonunda, bir gün çıkış yapmak istiyorsunuz. Resepsiyondaki görevli size o buz gibi nezaketiyle gülümsüyor ve küçük bir kâğıt uzatıyor: “Konaklamanız boyunca yaşadığınız her güzel deneyim karşılığında, zihninizden bir anı silinmiştir.” Önce duraksıyorsunuz. Ama içeride o kadar uzun kalmış, o kadar çok eğlenmişsiniz ki umursamıyorsunuz. “Nasıl olsa zihnim anılarla dolu, birkaç silik hatıradan ne olur?” diyorsunuz.
Bavulunuzu alıp otelden çıkıyorsunuz. Eve dönüş yolunda, arabanın arka koltuğunda otururken heyecanla telefonunuzu açıyorsunuz. Tatilde çektiğiniz binlerce fotoğrafa, videoya bakmaya başlıyorsunuz. Ekranda kahkahalar atan yüzünüzü, o muhteşem manzaraları görüyorsunuz. Ama garip bir şey var. İçinizde en ufak bir kıpırtı, en ufak bir neşe yok. Ekrana sanki bir yabancının hayatını izler gibi bomboş gözlerle bakıyorsunuz. Çünkü otel, bedelini kuruşu kuruşuna tahsil etti.
Siz o otelde bir gün daha fazla kalabilmek, o sahte lüksü bir saniye daha soluyabilmek için geçmişinizdeki tüm güzel anıları tek tek masaya sürmüş ve hepsini kaybetmişsiniz. Oteldeki o harika akşam yemeklerine karşılık, çocukluğunuzun en mutlu, en tasasız bayram sabahları gitmiş. Katıldığınız o çılgın konserlere karşılık, annenizin size sarılıp saçınızı okşadığı, o güven kokan anlar silinmiş. Günlerce izlediğiniz o büyüleyici gün batımlarına karşılık, babanızın size bisiklet sürmeyi öğrettiği o çocukluk sokağı feda edilmiş. Yaşadığınız her bir yeni eğlence, sizden biraz daha eski sizi eksiltmiş.
Telefonun camından yansıyan yüzünüze bakıyorsunuz. Dudaklarınız yukarı kıvrılıyor ama gözleriniz zifiri karanlık. Zihninizde sizi “siz” yapan, o insanları özlemenizi, eve dönmek istemenizi sağlayacak tek bir güzel anı bile kalmamış. Kim olduğunuzu, nereye gittiğinizi, geride ne bıraktığınızı bilmiyorsunuz. İşte dünyanın en pahalı oteli, faturasını böyle kesiyor: Dönüş yolunda elinizde dünyanın en lüks tatilinin fotoğrafları kalıyor. Ama o araba koltuğunda oturan kişi artık siz değilsiniz.
Hatırladığımız Kadar Varız
İnsan zihni garip çalışıyor. Bir anıyı yalnızca olduğu gibi saklamıyor; ona bir duygu, bir koku, bir ses iliştiriyor. Psikolojide buna “otobiyografik bellek” deniyor. Kim olduğumuzu biraz da bu yüzden biliyoruz. Yağmurdan sonra oluşan su birikintilerine basa basa yürüdüğümüz günü, arkadaşlarımızla hava kararana kadar oynadığımız akşamları ya da birinin bize “Ben buradayım.” diye sarıldığı o anı hatırlıyoruz.
Aslında o otel sizden sadece anılarınızı almıyordu. Kendinizi tanıyabilmeniz için gerekli parçaları da tek tek söküyordu. Bir bayram sabahı gidince onunla birlikte çocukluğunuzun neşesi de gidiyordu. Babanızın size bisiklet sürmeyi öğrettiği gün silinince, dünyanın o kadar da korkulacak bir yer olmadığı hissi de kayboluyordu. Annenizin saçınızı okşadığı o akşam unutulunca, güven duygunuzun küçük bir parçası da sessizce eksiliyordu. Aslında bazı anılar yaşanıp bitmez. İnsan, yıllar boyunca onların içinde yaşamaya devam eder.
İşte tam da bu yüzden, yaz gelince hepimiz küçük bir ritüelin içine giriyoruz. Bavullar hazırlanıyor. Yeni kıyafetler alınıyor. Tatil planları yapılıyor… Sanki birkaç günlüğüne başka bir yere gidince hayatımız da değişecekmiş gibi hissediyoruz. Garip olan şu ki yıllar sonra o bavulun içinde ne olduğunu hatırlamıyoruz. Hangi tişörtü giydiğimizi… Hangi sandaletle yürüdüğümüzü… Hangi havluyu kullandığımızı… Hiçbirini. Ama dönüş yolunda arabadan dışarı bakarken içimize çöken o sessizliği hatırlıyoruz. Ne var ki, insan eşyaları değil, hisleri biriktiriyor.
Tatiller bu yüzden güzel. Sebebi ise basit: bitiyorlar. İnsan zihni sonsuza kadar süreceğini düşündüğü şeylere alışıyor. Psikolojide buna “hedonik adaptasyon” deniyor. Sürekli devam eden mutluluk sıradanlaşıyor. Ama sonu olan şeyler… Son kez denize girmek. Son akşam yemeği. Son gün batımı. İşte onlar zihinde daha derin bir iz bırakıyor. Nihayetinde beyin, kaybetmek üzere olduğu şeyin değerini geç de olsa fark ediyor.
Ölümsüzleştirirken Öldürdüklerimiz
O halde belki de o otel gerçekten vardır. Sadece resepsiyonu biraz farklıdır. Oraya telefonlarımızla giriyoruz. Yaşamak yerine kaydediyoruz. Hissetmek yerine paylaşıyoruz. Bir anı, gelecekte hatırlamak için bugünden çalıyoruz. Sonra eve binlerce fotoğrafla dönüyoruz. Ama bazı anları gerçekten yaşayıp yaşamadığımızdan emin olamıyoruz. Oysa şunu çok geç fark ediyoruz: Hayatta en değerli şeyler, aklımızda kalması gerekirken bavula sığdırmaya çalıştıklarımızdır. Bu yüzden bazı şeyler, tam yaşandığı yerde kalmalı; akılda iz bırakmalı ama bavula sığdırılmamalıdır. Çünkü bazı şeyler hatırlanmaz. Yaşanır ve eksilir.


