Cumartesi, Eylül 5, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Modern İletişimin Görünmez Engeli: Duygu Körlüğü ve Kopan Bağlar

Modern İletişimin Görünmez Engeli: Duygu Körlüğü ve Kopan Bağlar

Günümüzde insan ilişkilerine dair en trajik paradokslardan birini yaşıyoruz: İletişim araçlarının, bağlantı hızlarının ve kelime trafiğinin hiç olmadığı kadar arttığı bir çağda, derinlemesine “anlaşılmak” hissi giderek nadirleşen bir lükse dönüşüyor. Sokakta, iş yerinde, evde ve en acısı, sevdiğimiz insanın karşısında otururken bile o görünmez uçurumu hissedebiliyoruz. Uzun uzun konuşuyor, saatlerce anlatıyoruz ancak konuşmanın sonunda, karşımızdaki kişinin sadece “dinlemek” eyleminin fiziksel ve işitsel kısmını gerçekleştirdiğini, kelimelerin yüzeyinde kaldığını fark ediyoruz. İçten gelen, sahici bir “anlama” ve “hissedilme” anı gerçekleşmiyor. Çünkü biz, iletişim denilen bu karmaşık dansta, “olguları” anlatırken aslında “duyguları” aktarmaya çalıştığımızın, karşı tarafın da bu duyguları alacak donanımdan yoksunlaştığının farkında değiliz.

İnsan, sadece olay örgüsünü depolayan mekanik bir veri kaydedici değildir. Başımızdan geçen bir olayı bir başkasına aktarırken niyetimiz, sadece kronolojik bir sırayı ya da somut verileri paylaşmak değildir. Asıl çabamız, o olay anında içimizde yankılanan duyguyu –nefesi kesen o korkuyu, kalbi sıkıştıran o hüznü ya da ruhu kanatlandıran o sevinci– karşı tarafın ruhuna da “geçirebilmektir.” Biz buna duygu geçirgenliği diyoruz. Bu geçirgenlik, empatinin en sahici, en ilkel ve en gerekli formudur. Ancak maalesef günümüz ilişkilerinde, duyguyu tanıyamaz, isimlendiremez ve en önemlisi, hissedemez hale geldiğimiz için bu geçirgenlikte büyük bir zorlanma yaşıyoruz. Karşı taraf sadece olayların gidişatına (olgulara) odaklandığında, anlatıcının asıl ihtiyacı olan “duygusal onaylanma” (validation) gerçekleşmiyor ve kişi, kelimeler denizinde boğulurken bile kendini yapayalnız hissediyor.

Bu durumun sadece kültürel bir yozlaşma olduğunu düşünmek eksik bir bakış açısı olur; zira empatinin çok güçlü bir nörobiyolojik temeli vardır. Beynimizde, karşımızdaki kişinin duygularını ve davranışlarını gözlemleyerek beynin belirli alanlarında, sanki o deneyimi biz yaşıyormuşuz gibi kodlanmasını sağlayan ayna nöronlarımız bulunur. Bu nöronlar, empatinin biyolojik donanımıdır. Yanımızda birinin acıyla yüzünü buruşturmasıyla bizim de içimizin burkulması, bu sistemin eseridir. Özellikle 2-3 yaşındaki çocuklarda bu nöronal sistem, dünyayı anlamlandırmak ve sosyal bağlar kurmak için inanılmaz derecede aktif çalışır.

Belki de modern çağda çocukların, erken yaşlardan itibaren bu kadar duygu içermeyen, mekanik ve soğuk davranışlar sergilemesinde bu biyolojik aynanın kararması büyük rol oynuyordur. Anne ve babanın, kendi duygularını sağlıklı bir şekilde yönetemediği ve bu duyguları çocuklarına “aynalayarak” (onaylayarak) geri aktaramadığı noktada, çocuk kendi iç dünyasında duygusal bir boşlukla büyür. Kendi duygularını isimlendiremeyen ve tanıyamayan bir çocuk, kendi sosyal ilişkilerinde bir başkasının acısına veya neşesine karşı empati göstermekte zorlanır. Bunun trajik bir sonucu olarak, 2 yaş gibi çok erken bir dönemden başlayarak, başkasının acısını hissedememenin getirdiği bir zorbalık eğilimi sergileyebiliyorlar.

Bu döngü, yetişkinlik ilişkilerinde de farklı değil maalesef. Günümüz ilişkilerinde ortaya çıkan problemlerin en büyük sebebi, olayların çözülememesi değil, olayların arkasındaki “empati yoksunluğudur.” Daha da vahimi, duyguyu geçiremediğimiz ve karşı tarafın duygusunu duymaya niyet etmediğimiz gibi, modern kültürün “kırılganlık bir zayıflıktır” ön kabulü nedeniyle, duygularımızı yansıtmaktan da korktuğumuz bir noktadayız. Sahici bağlar kurmanın yolu, “ne oldu?” sorusunu bırakıp, “nasıl hissettin?” sorusuna cesaret etmekten geçiyor.

Zehra Yavuklu
Zehra Yavuklu
Zehra Yavuklu, Medipol Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden onur öğrencisi olarak mezun olmuştur. Psikoloji eğitimini teorik bilgiyle sınırlı tutmak istemeyip, İstanbul’da çeşitli kliniklerde gönüllü stajlar yaparak mesleki deneyim kazanmaya özen göstermiştir. Zorunlu stajını İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde tamamlayarak farklı vaka gözlemleri ve uygulamalarla klinik becerilerini geliştirme fırsatı bulmuştur. Psikolojiye olan ilgisini akademik başarıları ve saha deneyimleriyle pekiştirmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar