İnsan ilişkileri çoğu zaman yalnızca bugünde yaşanmaz. Bir tartışmaya verdiğimiz tepki, terk edilme ihtimaline karşı duyduğumuz yoğun korku, partnerimizin ilgisinin azalmasını hemen “artık beni sevmiyor” şeklinde yorumlamamız ya da ilişkilerde sürekli kendimizi geri plana atmamız, yalnızca o an yaşananlarla ilgili olmayabilir. Bazen bugünkü ilişkilerimizin içinde, çocukluk döneminde öğrendiğimiz çok eski ilişki kalıpları sessizce varlığını sürdürür.
Çocukluk, insanın yalnızca dünyayı değil, ilişkileri de öğrendiği ilk dönemdir. Bir çocuk için anne, baba ya da bakım veren kişiler yalnızca ihtiyaçlarını karşılayan insanlar değildir; aynı zamanda sevginin, güvenin, yakınlığın, öfkenin, sınırların ve çatışmanın ne anlama geldiğini öğreten ilk modellerdir. Çocuk, kendisine nasıl davranıldığını gözlemleyerek zamanla hem kendisi hem de diğer insanlar hakkında bazı temel inançlar geliştirmeye başlar.
“Ben sevilebilir miyim?”, “İnsanlara güvenebilir miyim?”, “İhtiyaçlarımı söylediğimde biri beni duyar mı?”, “Bir hata yaptığımda kabul edilmeye devam eder miyim?” gibi soruların cevapları çoğu zaman bilinçli şekilde verilmez. Ancak çocukluk deneyimleri, bu sorulara verilen içsel cevapların oluşmasında önemli bir rol oynar.
Örneğin çocukken duyguları sık sık görmezden gelinen biri, yetişkinlikte ihtiyaçlarını dile getirmekte zorlanabilir. Üzgün olduğunda “abartma”, korktuğunda “bunda korkacak ne var”, ağladığında “ağlama artık” gibi tepkilerle karşılaşmış bir çocuk zamanla duygularının fazla, gereksiz ya da başkaları için yük olduğunu düşünebilir. Yetişkin olduğunda ise ilişkilerinde “Bir şey istemeyeyim, karşı tarafı bunaltmayayım” diyerek ihtiyaçlarını bastırabilir. Dışarıdan oldukça uyumlu görünmesine rağmen, içeride anlaşılmadığını ve görülmediğini hissedebilir.
Benzer şekilde, çocukluk döneminde sevginin koşullu deneyimlenmesi de yetişkin ilişkilerini etkileyebilir. Başarılı olduğunda övülen, hata yaptığında sert şekilde eleştirilen ya da yalnızca beklentileri karşıladığında kabul gördüğünü hisseden bir çocuk, zamanla “Sevilmek için yeterince iyi olmalıyım” düşüncesini geliştirebilir. Yetişkinlikte bu durum, ilişkilerde aşırı çaba göstermeye, sürekli karşı tarafı memnun etmeye ve terk edilmemek için kendi sınırlarından vazgeçmeye dönüşebilir.
Bazı kişiler ise tam tersine yakınlıktan kaçabilir. Çocuklukta bakım verenlerin duygusal olarak ulaşılmaz, mesafeli ya da tutarsız olması, bireyin yakın ilişkilerde savunmacı bir tutum geliştirmesine neden olabilir. Yakınlık arttıkça geri çekilmek, duygusal mesafe koymak, “Kimseye ihtiyacım yok” düşüncesine tutunmak ya da bir ilişki ciddileştiğinde huzursuz olmak bu örüntünün yetişkinlikteki yansımalarından biri olabilir.
Buradaki önemli nokta, çocuklukta geliştirilen bu davranışların çoğunun o dönem için bir uyum sağlama biçimi olduğudur. Çocuk, içinde bulunduğu ortamı değiştiremediği için kendisini o ortama göre şekillendirir. Örneğin öfkeli ve eleştirel bir ebeveynin yanında sessiz kalmayı öğrenmek, çocuk için çatışmadan korunmanın bir yolu olabilir. Fakat yıllar sonra aynı davranış yetişkinlikte kişinin kendi düşüncelerini ifade edememesine, hayır diyememesine ya da ilişkilerde sürekli geri planda kalmasına neden olabilir.
Bir başka sık karşılaşılan örüntü de terk edilme hassasiyetidir. Çocukluk döneminde ebeveynlerinden birinin sık sık evden uzak olması, ayrılıkların yaşanması, bakımın tutarsız olması ya da sevginin bazen var bazen yok gibi hissedilmesi, kişinin yetişkinlikte ilişki kaybına karşı çok daha hassas olmasına yol açabilir. Partnerin mesajına geç cevap vermesi, ses tonunun değişmesi ya da kısa süreli bir mesafe bile yoğun kaygı yaratabilir. Aslında kişi yalnızca bugünkü partnerinin davranışına değil, geçmişte deneyimlediği güvensizlik hissine de tepki veriyor olabilir.
Çocuklukta öğrenilen ilişki kalıpları yalnızca romantik ilişkilerde ortaya çıkmaz. Arkadaşlıklarda, iş ilişkilerinde hatta kişinin kendisiyle kurduğu ilişkide bile görülebilir. Sürekli onay beklemek, eleştiriye karşı aşırı hassasiyet göstermek, herkesin sorumluluğunu üstlenmek, yardım istemekte zorlanmak, sınır koyduğunda suçluluk duymak ya da başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koymak geçmişten taşınan ilişki öğrenmelerinin bir parçası olabilir.
Peki bütün bunlar değişebilir mi?
Evet. Çocuklukta oluşan ilişki kalıpları güçlü olabilir ancak değişmez değildir. Değişimin ilk adımı, kişinin kendi tekrarlarını fark etmeye başlamasıdır. “Neden hep benzer insanları hayatıma alıyorum?”, “Neden biri bana yaklaştığında geri çekiliyorum?”, “Neden hayır dediğimde bu kadar suçlu hissediyorum?” ya da “Neden terk edilme ihtimali beni bu kadar yoğun etkiliyor?” gibi sorular, geçmiş ile bugün arasında bağlantı kurmanın başlangıcı olabilir.
Bu noktada amaç ebeveynleri suçlamak ya da geçmişi sürekli yeniden yaşamak değildir. Amaç, bugün otomatik şekilde tekrar edilen davranışların nereden geldiğini anlayabilmektir. Çünkü farkında olmadığımız kalıpları tekrar etme ihtimalimiz daha yüksektir. Fark ettiğimizde ise seçim yapma alanımız genişler.
Sağlıklı ilişkiler kurabilmek için kişinin önce kendi ihtiyaçlarını tanıması, duygularına alan açması ve sınırlarının nerede başladığını fark etmesi önemlidir. Yakınlık kurarken kendinden vazgeçmemek, karşı tarafın duygularından tamamen sorumlu olmadığını bilmek ve ilişkilerde hem bağlılığa hem de bireyselliğe yer açabilmek zamanla öğrenilebilir.
Terapi süreci de bu noktada önemli bir çalışma alanı sunar. Kişi, geçmiş deneyimlerinin bugünkü ilişkilerindeki etkilerini fark ettikçe farklı ilişki kurma yollarını deneyimleyebilir. “İhtiyaçlarımı ifade edersem terk edilirim”, “Hayır dersem sevilmem”, “Birine güvenirsem incinirim” gibi köklü inançlar zamanla sorgulanabilir ve daha gerçekçi, daha esnek düşünceler geliştirilebilir.
Bazen yetişkinlikte yaşadığımız en yoğun duygular, yalnızca o günün duyguları değildir. Bugünkü bir tartışmanın içinde çocuklukta duyulmayan bir çocuğun kırgınlığı, bir ayrılık korkusunun içinde yıllar önce yaşanmış bir yalnızlık ya da sürekli güçlü olmaya çalışmanın altında geçmişte karşılanmamış bir ihtiyaç bulunabilir.
Geçmişimizi değiştiremeyiz ancak geçmişten taşıdığımız ilişki kurma biçimlerini fark edip yeniden şekillendirebiliriz. Belki de yetişkinlikte kurabileceğimiz en önemli ilişki, geçmişte öğrendiklerimizi sorgulayabildiğimiz ve bugün kendimize daha güvenli bir alan oluşturabildiğimiz ilişkidir.
Psikolog Beyza Çoban


