Herkes aynı mı sever?
İnsanlar birbirinden farklı değil midir? Herkesin yaşamındaki eksiklikler, ihtiyaçlar ve tamamlanmasını istediği şeyler hayata farklı şekillerde yansımaz mı? Birisi için sevgi, davranışlarla gösterilen bir emekken; bir başkası için yüzündeki sıcak bir gülümseme olamaz mı? Bir diğeri için sessizce durup izlemek bir sevgi biçimiyken, öteki için gösterilen sevgilere kayıtsız kalmak olamaz mı? Psikoloji literatürü de sevginin tek bir biçimde yaşanmadığını gösterir. Bireyin çocukluk deneyimleri, bağlanma örüntüleri, kişilik özellikleri ve yaşam deneyimleri sevgiyi algılama ve ifade etme biçimini etkileyebilir. Bu nedenle herkes aynı şekilde sevmez, aynı şekilde sevilmek de istemez.
Peki neden hepimiz birbirimizin beklentilerini karşılamak uğruna yaşamaya çalışıyoruz? Başkalarını memnun etmeye çalışırken kendi ihtiyaçlarımızı göz ardı etmiyor muyuz? Bir başkasını tamamlamak uğruna, kendi benliğimizden sürekli bir parça vermiyor muyuz? Ve en sonunda, başkalarının istediği kişi olmaya çalışırken, kendimizden uzaklaşmıyor muyuz? Sevgi biçimimiz de bu süreçte değişmiyor mu? Zaman geçtikçe bize iyi gelen sevgi alma ve gösterme şekillerini unutup, yalnızca bizden bekleneni yapmaya başlamıyor muyuz? Kendi ihtiyaçlarımızı susturdukça, sevgiye dair sesimizi de kaybetmiyor muyuz? Peki olması gereken gerçekten bu mu? İlişki araştırmaları, bireylerin yalnızca sevme biçimlerinin değil, sevgiyi algılama biçimlerinin de farklı olabileceğini göstermektedir. Gary Chapman'ın ortaya koyduğu "sevgi dilleri" yaklaşımı her ne kadar bilimsel açıdan sınırlı destek bulsa da, insanların sevgiyi sözel ifadeler, kaliteli zaman, fiziksel temas, hizmet davranışları ya da hediyeler gibi farklı yollarla deneyimleyebileceğine dikkat çekmesi açısından önemlidir. Belki de ilişkilerde yaşanan birçok hayal kırıklığı, sevginin yokluğundan değil; sevginin farklı dillerde ifade edilmesinden kaynaklanıyordur.
Birini sevmek, onu kendi beklentilerimize göre değiştirmeye çalışmak mıdır yoksa onun sevgiyi gösterme ve yaşama biçimini anlamaya çalışmak mı?
Bu noktada, Erich Fromm'un olgun sevgi kavramı üzerine düşünmek anlamlı geliyor. Fromm, olgun sevgiyi bireyin içsel çatışmalarını ve bağımlılıklarını aşarak gerçek anlamda bağ kurabilme kapasitesi kazanması olarak tanımlar. Ona göre sevgi bir alma değil, verme eylemidir. İnsan enerjisini, ilgisini ve varlığını karşısındakine sunarken hem kendisini hem de sevdiği kişiyi dönüştürür. Bu yüzden olgun sevgi, "Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var" değil; "Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum" diyebilmektir.
Bu bakış açısı, John Bowlby'nin bağlanma kuramıyla da örtüşür. Bowlby'e göre yaşamın erken dönemlerinde kurulan bağlar, yetişkinlikte yakın ilişkiler kurma biçimimizi etkiler. Güvenli bağlanma geliştiren bireyler sevgiyi hem vermekte hem de almada daha rahat hissederken, kaygılı ya da kaçıngan bağlanma örüntülerine sahip kişiler sevgiyi farklı biçimlerde ifade edebilir veya algılayabilir. Dolayısıyla bazen sorun sevgisizlikten çok, sevginin farklı bağlanma örüntüleri üzerinden yaşanıyor olmasıdır.
Fromm'a göre sevgi; ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgi gerektirir. Benim için bu kavramlar içinde en dikkat çekici olanı saygıdır. Çünkü saygı, bir insanı olduğu gibi kabul edebilmek, onu değiştirmeye çalışmadan benliğini tanımak ve ona değer verebilmektir. Ancak bunun için bilgi de gereklidir. Yaygın olarak Paracelsus'a atfedilen "Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevmez." sözü de bunu düşündürüyor. Belki de birini gerçekten sevebilmek için önce onu tanımaya çalışmak gerekir. Çünkü kimi sevdiğimizi ve onun sevgiyi nasıl yaşadığını anlayabildiğimiz ölçüde, sevgi de daha gerçek ve daha derin bir biçimde şekillenir.
Belki de ilişkilerde asıl soru "Beni neden benim istediğim gibi sevmiyor?" değildir. Belki de soru şudur: "Karşımdaki insan sevgiyi nasıl yaşıyor ve ben onu gerçekten anlamaya ne kadar istekliyim?" Çünkü sevgi, tek bir doğru biçimi olan bir duygu değil; iki farklı dünyanın birbirini anlamaya çalıştığı dinamik bir ilişki kurma sürecidir. Bu süreçte sevginin kalıcılığını belirleyen şey yalnızca hissetmek değil, birbirinin farklılığını görebilmek ve o farklılığa saygı duyabilmektir.
Kaynakça
- Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development. Basic Books.
- Chapman, G. (2015). The 5 love languages: The secret to love that lasts (Revised ed.). Northfield Publishing. (Not: Sevgi dilleri yaklaşımı popüler bir modeldir; psikoloji literatüründe bilimsel desteği sınırlıdır.)
- Fromm, E. (1956). The art of loving. Harper & Brothers.
- Hazan, C., & Shaver, P. R. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524.


