Arkadaş ortamlarında veya sosyal medyadaki içeriklerde hiç "ilişki tavsiyesi" dinlediniz mi? Peki bu tavsiyelerde "Biraz zor görünmelisin, meşgul ol ki partnerin seni yoğun görsün. Bu şekilde davranırsan peşinden koşar. 3 adımda süründürme taktikleri" gibi duyumlarla karşılaştınız mı? Partnerinize kendinizi daha meşgul kanıtlayabilmek için "Mesajına iki saat geç dönüş yapayım, attığı hikayeyi hemen görmeyeyim" gibi yorucu hesaplamalar; zihnimiz tamamen onunla doluyken zoraki yapılan aktiviteler… Vitrinde her şey kusursuz ve aktif görünürken içeride tam olarak ciddi bir kanıtlama mesaisi sürdürüyoruz. Peki, ilişkilerde zor veya meşgul görünmek gerçekten bir artı mıdır? Gelin, bu çabanın arka planı bize neler söylüyor hep beraber bakalım.
Bunu ''Performansif Özerklik Gösterisi'' olarak düşünebiliriz. Yani kişi aslında kendisi için değil de o tek kişilik seyircisi için bir "kaliteli yaşam performansı" sergilemektedir. İnsan, sevme ve sevilmeye ihtiyaç duyan bir canlıdır. Bir flörtümüz veya partnerimiz olduğunda ona dair hayallerimiz, beklentilerimiz ve düşüncelerimiz olması çok doğaldır. Peki ya taktiklerimiz?
İlişki psikolojisinde "ulaşılamazı oynama" (playing hard to get) olarak karşılaştığımız bu durum, popüler kültürde "kaçma-kovalama taktiği" olarak adlandırılsa da aslında kökleri çok daha derin bir yere, bağlanma stillerimize uzanıyor. Amir Levine ve Rachel Heller’ın Bağlanma adlı kitabında da vurgulandığı gibi, ilişkilerinde güvensizlik veya reddedilme korkusu yaşayan kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler, partnerlerinden bekledikleri yakınlığı göremediklerinde dolaylı yollara başvurabiliyorlar. Günlük hayatta birer kaliteli yaşam aktivitesi olarak sunulan kitap okumak, spora gitmek veya sosyalleşmek; bu döngünün içinde maalesef partneri etkilemek ve ona "Ben sana muhtaç değilim" mesajı vermek için kullanılan birer protesto davranışına dönüşüyor.
Reddedilmekten, fazla "kolay" görünmekten veya ilişkideki güç dengesini kaybetmekten korkan birey, dışarıya aşırı bir özerklik maskesi takarak aslında bir savunma mekanizması geliştiriyor. Amaç temelde kişinin kendi kaygısını yatıştırma ve partnerini "kovalanan" konumuna getirme arzusudur. Eylemler; kitap okumak, spora gitmek, kahve içmek kendi içsel değerleri için yapmaktan çıkıp birer ulaşılmazlık enstrümanı olarak tüketmeye kullanılır.
Sosyolog Erving Goffman’ın o meşhur "İzlenim Yönetimi" teorisinden de bahsetmesek olmaz. Goffman, aslında hepimizin ilişkiler sahnesinde partnerimizin görmesini istediği o "meşgul ve kusursuz" karakteri oynadığını söyler. Kişi, karşısındakinin kendisine dair algısını yönetmek istediği için adeta ona yönelik bir sahne kurar. İlişkisindeki göstermek istemediği muhtaç, kırılgan ve kaygılı tarafını; kitap okuyan, sosyalleşen, kendine yeten bağımsız bir karakter sergileyerek gizler. Buradaki en büyük paradoks, bu bağımsızlığın özgür bir iradeden çıkıp tamamen partner odaklı bir reaksiyon olarak doğmasıdır. Bu taktikler kısa vadede partnerin ilgisini çekip bir kovalanma hissi yaratsa da, uzun vadede kişiyi kendi hayatının içinde yorucu bir role hapseder ve onu kendi yaşamına bir yabancıya dönüştürür.
Bu kısır döngüden çıkışın yolu ise vitrini beslemekten vazgeçip içerideki o gerçek ilgi, yakınlık ihtiyacını ve yangını dürüstçe kabul etmekten geçer. Gerçek bir bağ iki insanın birbirine inşa ettiği kusursuz meşguliyet vitrinleri arasında kurulmaz. Maskesiz, stratejisiz, savunmasızlıklarını ve meşgul olmadıkları o sıradan anları dürüstçe paylaşabildikleri güvenli alanlarda kurulur. Hayatı bir başkasına ulaşılamaz görünmek için kaliteli yaşıyormuş gibi yapmaktan çıkıp gerçekten kendimiz için yaşamaya başladığımızda, vitrin ile iç dünya arasındaki o yorucu tezatlık da son bulacaktır.
Kaynakça
- Levine, A. & Heller, R. (2018). Bağlanma: Aşkı Bulmanın ve Korumanın Bilimsel Yolları (Çev. E. Arduman). İstanbul: Aganta Kitap.
- Goffman, E. (2014). Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu (Çev. B. Cezar). İstanbul: Metis Yayınları.


