Hayat bazen yüksek sesle değil, fısıldayarak öğretir bazı gerçekleri. Bir sabah işe yetişmeye çalışırken, kalabalığın içinde yürürken ya da gecenin bir yarısı uyku tutmadığında gelir o sessiz fark ediş: İnsan, yıllar boyunca herkese yetişmeye çalışırken en çok kendine geç kalmıştır.
Çocukluk yıllarında zamanın sonsuz olduğuna inanırız. Önümüzde uzanan yolların hiç bitmeyeceğini, sevdiğimiz insanların hep yanımızda kalacağını düşünürüz. Günler uzun, yazlar sonsuz, umutlar sınırsızdır. Sonra hayat yavaş yavaş büyütür insanı. Takvim yaprakları eksilirken bazı hayallerin de sessizce uzaklaştığını fark ederiz. Bir zamanlar olmak istediğimiz kişiyle olduğumuz kişi arasında görünmez bir mesafe oluşur. İşte insanın en derin yalnızlıklarından biri burada başlar.
Çünkü bazı kayıpların ardından yas tutulur, bazı ayrılıkların ardından gözyaşı dökülür. Fakat insanın kendinden uzaklaşmasının belirgin bir töreni yoktur. Bir sabah aynaya bakarken, uzun zamandır ihmal edilmiş bir dostu görür gibi oluruz. Yüz aynı yüzdür belki ama bakışların içinde yıllardır ertelenen duygular birikmiştir.
Çoğumuz yaşamın büyük kırılmalarının peşinden gideriz. Büyük acıları, büyük başarıları, büyük değişimleri konuşuruz. Oysa ruhu en çok değiştiren şeyler çoğu zaman sessizdir: Söylenmeyen bir cümle, yarım bırakılmış bir hayal, ertelenmiş bir özlem, kimseye anlatılmamış bir kırgınlık. İnsan bazen bir olay yüzünden değil, yıllarca içinde taşıdığı ağırlık yüzünden yorulur.
Bu yüzden bazı insanlar kalabalıkların içinde yalnız hisseder. Bazıları her gün gülümserken içten içe tükenir. Bazıları da hayatlarına devam ediyor gibi görünürken aslında uzun zamandır yalnızca alışkanlıklarının peşinden yürüyordur. Çünkü ruhun yorgunluğu bedeninkine benzemez. Bir gece uykuyla geçmez, bir tatille dinmez, bir başarıyla tamamen kaybolmaz. Ruh, görülmek ister, anlaşılmak ister, duyulmak ister.
Belki de bu yüzden insanın hayatındaki en önemli karşılaşma, başka biriyle değil; kendisiyle yaptığı karşılaşmadır. Yıllarca susturduğu duygularla, görmezden geldiği korkularla, yarım bıraktığı hayalleriyle yeniden yüzleşmesidir. Ne gariptir ki çoğu zaman dışarıda aradığımız şey içeride eksiktir. Kabul görmek isteriz çünkü kendimizi kabul etmekte zorlanırız. Sevilmek isteriz çünkü kendi değerimizi unutmuşuzdur. Anlaşılmak isteriz çünkü kendi iç sesimizi uzun zamandır dinlemiyoruzdur.
Oysa insan ruhu, sürekli güçlü görünmeye çalışırken değil; kırılgan taraflarına da yer açabildiğinde nefes alır. Hayat ilerledikçe şunu fark ediyor insan: Her şey yetişilecek bir yer değildir. Bazı yollar varılmak için değil, yürünmek içindir. Bazı insanlar sonsuza kadar kalmak için değil, bir şey öğretmek için hayatımıza girer. Bazı bekleyişler kavuşmayla sonuçlanmaz ama yine de bizi dönüştürür.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, hayatın bir gün kusursuz bir noktaya ulaşacağına inanmasıdır. Oysa yaşam, eksik kalan cümlelerin, yarım kalan vedaların, geciken kavuşmaların ve bazen de cevabı hiç bulunamayan soruların toplamıdır. Bir gün geriye dönüp bakıldığında hatırlanan şeyler çoğu zaman kazanılan savaşlar olmaz. Bir omuza bırakılan baş, karanlık bir dönemde uzanan bir el, sessizce paylaşılan bir acı ya da beklenmedik bir anda hissedilen o küçük umut kırıntısı kalır insanın zihninde.
Çünkü hayat, kusursuz anların değil; kırık yerlerinden sızan ışığın hikâyesidir. Ve belki de büyümek, her şeyin yoluna girmesini beklemekten vazgeçip, hayatın eksikliğiyle barışabilmektir. Çünkü bazı yaralar tamamen kapanmaz; sadece insanın ruhuna karışır. Bazı özlemler dinmez; yalnızca sessizleşir. Bazı hikâyeler mutlu sonla bitmez; ama yine de yaşamaya değer bir anlam taşır.
İnsan bazen tam da en kaybolduğunu düşündüğü yerde kendine rastlar. Ve bazen hayat, bütün cevapları vermek yerine, insanın sorularıyla yaşamayı öğrenmesine izin verir. Bu yüzden bazı anlar vardır ki insan onları açıklayamaz, sadece içinde taşır. Zaman geçse de silinmez, yalnızca şekil değiştirir. Bir anı olmaktan çıkıp bir duygunun kalbine dönüşür. Ve insan, kendi hikâyesinin içinde sessizce büyümeye devam eder. Bazen durarak, bazen yavaşlayarak, ama her defasında biraz daha kendine yaklaşarak.
Ve bazen insan, kendine en çok yaklaştığı anda bile, aslında ne kadar uzun süre kendinden uzak yaşadığını fark eder; bu fark ediş bile başlı başına sessiz bir kırılma gibi kalır içinde. Bazen de insan, bütün bu fark edişlerin arasında, kendini ilk kez gerçekten duymaya başlar. “Ve insan, kendine vardığında artık aynı kişi midir?”


