“Güçlü bir insanım” diyen biriyle “ailemle birlikte büyüdüm” diyen biri arasında ne fark var?
İlk bakışta bu, bir kişilik farkı gibi görünse de, psikoloji araştırmaları bize çok daha derin bir şey söylüyor: Kim olduğumuzu nasıl tanımladığımız, büyük ölçüde hangi kültürde yetiştiğimizle ilişkilidir.
Benliği Kültür İnşa Eder
Psikoloji literatürü yıllardır iki temel benlik biçiminden bahseder. Birinde birey merkezde yer alır; kendi kararlarını alır, sınırlarını çizer. Diğerinde ise kimliğin bir kısmı etrafındaki insanlar tarafından şekillendirilir; ailen, grubun ve ait olduğun topluluk bu süreçte etkilidir. Batı kültürlerinde yetişen biri “Ben kimim?” sorusuna genellikle özelliklerini sıralayarak yanıt verir: meraklıyım, bağımsızım, güçlüyüm. Doğu ve toplulukçu kültürlerde yetişen biri ise aynı soruya çoğunlukla ilişkisel bir perspektiften yaklaşır: annemin kızıyım, bu ailenin parçasıyım, bu toplumun üyesiyim. Bu durum, sadece kültürel bir alışkanlık değil; dünyayı nasıl gördüğümüzü, başkalarını nasıl algıladığımızı ve başarıyı nasıl tanımladığımızı doğrudan etkileyen bir temeldir.
“Neden yardım etmedi?” sorusuna iki farklı yanıt
Araştırmacı Joan Miller, 1984’te ilginç bir deney gerçekleştirmiştir. Amerikalı ve Hintli katılımcılara aynı senaryo anlatılır: Birisi yolda yaralı bir insan görüyor ama yardım etmiyor. Neden? Amerikalıların büyük çoğunluğu cevabı o kişinin içinde arıyor: soğuk biri, umursamaz biri, bencil biri. Hintlilerin büyük çoğunluğu ise dışarıya bakıyor: o gün ne yaşıyordu, ne zorunda kaldı, koşullar neydi? İkisi de yanlış değil, ancak her biri aynı dünyayı farklı gözlerle görüyor. Nereye baktığımız, nasıl büyüdüğümüzle ilgilidir. Ne tamamen bireyciyiz, ne de tamamen grubun parçası. Türk psikolog Çiğdem Kağıtçıbaşı burada önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Toplulukçu kültürlerde, özellikle kentlerde ve eğitimli ailelerde, zamanla farklı bir benlik biçimi ortaya çıkıyor: hem kendi kararlarını alabilen hem de ilişkilerinden kopamayan, kopmak da istemeyen insanlar. Özerk ama yalnız değil; bağlı ama eriyip gitmiş de değil. Kağıtçıbaşı buna “özerk-ilişkili benlik” diyor. Türkiye gibi toplulukların bu ara yerde olduğunu belirtiyor: maddi bağımlılığın azaldığı ama duygusal bağın korunduğu, çocuğun hem özgür bırakıldığı hem de ait hissettirildiği bir aile yapısı. Belki de bu, pek çok insanın içinde yaşadığı gerilimi açıklıyor. Hem kendin olmak istiyorsun hem de ait hissetmek. İkisi çelişmiyor aslında; sadece nasıl bir arada taşıyacağını öğrenmek gerekiyor.
Boşanma da bir sistem meselesi
Psikoloji yalnızca bireyi değil, sistemleri de inceler. Boşanma, bunun en net göründüğü alanlardan biridir. Türkiye’de sistematik aile yaklaşımına dayalı yapılan bir araştırma, boşanmış bireylere uygulanan dokuz oturumdan oluşan bir grup programının katılımcıların uyum düzeyini anlamlı biçimde artırdığını ortaya koymuştur. Bu etki, program bittikten altı hafta sonra da sürmüştür. Neden işe yaradı? Çünkü boşanmayı bir bitiş olarak değil, ailenin yeniden yapılanması olarak ele aldı. Ebeveynlik devam ediyor, duygular devam ediyor; sistem dönüşüyor, yok olmuyor. Bu bakış açısı, özellikle toplulukçu kültürlerde büyük fark yaratıyor. Çünkü burada ilişkiler daha sıkı dokulu; bir eşle boşanmak, çoğu zaman onlarca insanla yeniden ilişki kurmak anlamına geliyor.
Psikoloji evrensel değildir ama insan olmak öyledir.
Yıllarca Batı’da üretilen psikoloji kuramları, sanki tüm insanlık için geçerliymiş gibi aktarılmıştır. Oysa araştırmalar, hangi kültürde büyüdüğümüzün, nasıl düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi, kendimizi ve başkalarını nasıl gördüğümüzü derinden etkilediğini göstermektedir. Bu, psikolojinin evrensel olmadığı anlamına gelmiyor. İnsan olmak evrensel. Ancak insanın bu dünyada nasıl var olduğu, hangi anlamları inşa ettiği ve kime nasıl bağlandığı, kültürsüz anlaşılamaz. Ve belki de en önemli şey şu: Kendini anlamak istiyorsan, yalnızca içine değil, içinde büyüdüğün dünyaya da bakmalısın.


