Bir sabah, günlerdir arkadaşlarınızla planladığınız kahvaltı için uyandınız; çantalar hazır, her şey planlandığı gibi. Tam kapıdan çıkarken “Abi, bugün beni de okula bırakır mısın?” diye seslenen kardeşinizin sesiyle planlarınız değişiyor. Hiç beklemediğiniz bir yağmur başlıyor. Ardından oluşan trafik, toplantı saatinizin öne alınması ve kimsenin haber vermemesi derken, ofiste bir masanın başına geçmiş, elinizden bir şeylerin kaydığını ve durduramadığınızı hissediyorsunuz. O günlerdir planladığınız kahvaltıyı yapamamanız aklınızı kurcalıyor. İçinizde bir yorgunluk hissi var; ama bu sadece yorgunluk değil. O an, sanki dünya size karşıymış gibi hissediyorsunuz ve buna engel olamıyormuşsunuz gibi geliyor.
Bu olay örgüsü, aslında günlük yaşantımızda sıkça karşılaştığımız, tanıdık bir durum. Çoğunlukla günlük hayatımızda planlar yaparız ve bu planları gerçeğe dönüştürmek için çaba sarfederiz. Peki, bunu neden yaparız? Bu, kendimizi güvenceye almak ve güvenli bir alan oluşturma isteğinden mi kaynaklanıyor, yoksa sorumluluklarımıza dair daha duyarlı olma eğilimimizden mi? Aslında çoğu zaman, bunu farkında olmadan sık sık gerçekleştiririz. Ancak bu durum, bir koruyucu olmaktan ziyade karşımıza yorucu bir bekçi olarak çıkar. Bir anda kendimizi sürekli bir plana yetişmeye, planı gerçekleştirmeye yönelik çabalarken buluruz. Stres ve oluşan psikolojik yorgunluk, günün sonunda yatağa başımızı koyduğumuzda bizi dünyanın en yorgun insanı gibi hissettirir.
Kontrol ihtiyacının özünde yatan duygu belirsizlik korkusudur. Yarın ne olacağını bilmemek, sevdiklerimize bir şey olup olmayacağını bilmemek, işin nasıl gideceğini kestirememek… Beynimiz, tüm bu süreçleri bir tehlike sinyali olarak algılayarak belirsizlik hissettiren durumlarla başa çıkmaya çalışır. Tehlikeye karşı en doğal tepki ise kontrol tepkisi olarak kendini gösterir. Aslında bu durumda “ben güç manyağıyım, her şeyi kontrol ederim” tepkisinden ziyade, beynimiz bu sinyali daha çok “ben korkuyorum” tepkisi olarak bize iletmeye çalışmaktadır. Birçoğumuz bu ihtiyacı, çok erken yaşlarda seçme imkanımızın olmadığı, öngörülemeyen ev ortamı, kaygılı ebeveynler ve sürekli değişen koşullar ile geliştirdik. Bu durumların üzerimizde bıraktığı sessiz bir kural haritası da cabası. Beraberinde ise “her şeyi sen tutarsan, kontrole hakim olursan dağılmaz ve bütünlüğünü korur” düşüncesi gelişir. Geriye dönüp baktığımızda, çocukluğumuzdan gelen bu kural, yetişkinlik döneminde de karşımıza çıkmakta ve işlemeye devam etmektedir. Bunu bazen bir kahvaltı planında, bazen iş hayatımızda, bazen de sosyal ilişkilerimizde sık sık hissediyoruz ve kendimize hatırlatıyoruz.
Kontrol İllüzyonu
Zamanla günlük yaşantımızda bu durumun etkileri, oldukça bariz bir şekilde kendini göstermeye başlıyor. Bu durum, hem kendimizle olan hem de insanlarla olan ilişkilerimizde karşımıza çıkıyor. Kontrol duygusuna sahip insanlar, akıllarına koydukları her şeyi yapabileceklerine, başlarına gelenleri etkileyebileceklerine ve kendi yaşamlarında önemli bir güç olabileceklerine inanırlar. Bu kişiler, yaşadıkları başarı ve başarısızlıkların sorumlusunu kendileri olarak görürler ve yaşadıkları talihsizliklerin kendi hatalarının sonucu olduğunu düşünürler (Mirowsky, 1995). Bu düşünce biçiminin yansımasını ise yetersizlik, stres ve zamanla kendimize yabancılaşma olarak görebiliriz. Kontrol illüzyonu ise tam da bu noktada devreye giriyor. Bazen bir toplantıdan önce her senaryoyu kafanızda onlarca kez canlandırmak, bazen sevdiğiniz insanın geç yanıt vermesinden anlam çıkarmak ya da tatile gitmeden önce her detayı eksiksiz planlamak, ama gittiğinizde orada bile kafanızın sürekli bir sonraki adımda olması gibi durumlar olarak kendini gösteriyor.
Başkalarının ne düşüneceğini kontrol edemeyiz. Trafiği, hava durumunu, bir hastalığın ne zaman kapıyı çalacağını, sevdiğimiz birinin kalbini kontrol edemeyiz. Ancak bu gerçeği kabullenmek yerine, sanki yeterince çabalarsak her şeyi sabit tutabileceğimize inanırız. Ve bu inanç bizi yorar; derinden yorar. İnsan zihni, olaylar üzerinde gerçekte sahip olduğundan çok daha fazla etkisi olduğunu düşünme eğilimindedir. Bu illüzyon kısa vadede rahatlatıcı hissettiriyor; ancak uzun vadede kaygıyı besliyor, enerjiyi tüketiyor ve ilişkileri aşındırıyor. Çünkü gerçek hayat, illüzyonumuzu her gün bozuyor. Ve her bozulma, bizi yeniden kontrol etmeye itiyor.
Sonuç olarak, kontrolü bırakmak, teslim olmak anlamına gelmiyor. Bu noktayı açıkça belirtmek gerekiyor çünkü çoğu zaman birbirine karıştırılıyor. Kontrolü bırakmak, “artık hiçbir şeyi umursamıyorum” demek değil; tam tersine, umursadığınız şeye gerçekten odaklanabilmek demektir. Kontrol edemeyeceğinizi fark etmek ise güçsüzlük değil, bir tür özgürlük noktasıdır. Etki alanımızı ve ilgi alanımızı birbirinden ayırt etmek; neyi değiştirebiliriz, neyi değiştiremeyiz? Bunu net görmek, hem enerjimizin doğru yere harcamasını sağlamakta, hem de enerjimizi tüketen gereksiz savaşlardan çekilmemize izin vermektedir.

