Modern dünya bizden tek bir şey talep ediyor: Ne pahasına olursa olsun işlevsel kalmak. Sabah alarmıyla uyanmak, mailleri yanıtlamak, toplantılarda sunum yapmak, sosyal ilişkileri sürdürmek ve tüm bunları yaparken dışarıya “hayat kontrolüm altında” mesajı veren parlatılmış bir imaj sunmak. Herkesin kusursuzca mutlu olduğu, işlerini sanki tıkır tıkır işleyen bir İsviçre saati gibi yerine getirdiği, sabah beş seansında spor yapıp akşamları yeni bir hobi edindiği, bunun yanı sıra dünyayı keşfettiği bir kendilik sunumu, dijital dünyanın piksellerinden geçip devamlı olarak gözlerimizin önünde akıyor. Modern insanın dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır. Başarılar takdir edilir, sorumluluklar milimetrik bir düzenle yerine getirilir. Ancak bu kusursuz işleyen çarkların arkasında, akşam eve dönüp kapıyı kapattığında içindeki derin, gri boşluğa gömülen binlerce insan yaşıyor. Psikoloji literatüründe Distimi (Persistan Depresif Bozukluk) olarak bilinen, popüler kültürün ise daha kapsayıcı bir yerden “Yüksek İşlevsel Depresyon” olarak adlandırdığı bu durum; çökmeyen, histerik krizlerle ağlamayan ama yaşam enerjisini sessizce kaybetmiş modern insanın en büyük gizemidir. Kendini en iyi şekilde dijital dünyada ve kendi çevresinde var edebilmek adına çabalayan günümüz insanları, içten içe yetemediği, yorulduğu ve yorulduğu için de kendisini acımasızca eleştirdiği sarmal bir düzenekte nefes almaya çalışıyor.
Klasik depresyon (Majör Depresif Bozukluk) akut bir yangın gibidir; dumanı uzaktan görünür, insanı yataktan çıkarmaz, sosyal ve mesleki hayatı sekteye uğratır. Distimi ise içten içe yanan bir kömür gibidir. DSM-5 kriterlerinde en az iki yıl süren kronik bir düşük mod olarak tanımlansa da, işlevsel depresyonda kişi bu modu bir yakıt gibi kullanır. İşlevsellik kaybı yaşanmaz; aksine, işlevsellik bir savunma mekanizmasına dönüşür.
Acıyı Sorumlulukla Maskelemek: Ruhsal Bir “Panoptikon”
Klasik depresyon tablolarında gördüğümüz yataktan çıkamama, öz bakımda azalma veya dünyadan elini eteğini çekme hali bu tabloda yön değiştirir. Buradaki savunma mekanizması tam tersi yönünde işler: Kişi, içindeki acı ve boşlukla yüzleşmemek için hayatı daha da fazla “eyleme döker” (acting out). Adeta acılarını sorumlulukla maskeler. İşler, projeler, bitmeyen toplantılar ve sosyal organizasyonlar, ruhsal enkazın üstünü kapatan estetik, brüt beton bloklar haline gelir. İnsan kendi hayatının hem mahkumu hem de gardiyanı olur; Jeremy Bentham’ın o ünlü Panoptikon hapishanesindeki gibi, dışarıdan birinin kendisini izlediği hissiyle (ya da o parlatılmış dijital dünyanın gözü önünde) kendi performansını her an denetler. Bu durumdaki bireyler genellikle duygularını entelektüelleştirme ve rasyonalize etme eğilimindedir. Yaşadıkları anlamsızlık hissini, varoluşsal sancıları veya kronik yorgunluğu mantıklı, dışsal sebeplere bağlarlar: “Bu aralar projeler çok yoğun, sektör böyle…” “Herkes tükenmiş durumda, küresel bir kriz var…” “Ekonomik iklimde ayakta kalmak için bu tempo şart…” Acı, rasyonalize edilerek evcilleştirilmeye çalışılır. Çarkın bir parçası olabilmek için göze alınacak makul bir bedel gibi görünür bu sinsi sızı. Ancak mantığa bürünen, entelektüel kılıflarla ambalajlanan her duygu, ruhun bodrum katında birikmeye devam eden ve gün yüzüne çıkmayı bekleyen o “görünmez yası” besler.
Sigmund Freud’un o meşhur “Yas ve Melankoli” makalesinde bahsettiği gibi; yasta kaybedilen şey dış dünyadadır (somut bir kayıp), melankolide ise kaybedilen şey egonun içindedir. Kişi neyi kaybettiğini tam olarak bilemez, işte bu yüzden yasını da tutamaz.
Görünmez Yas: Nerenin Yarası Bu?
İşlevsel depresyonun temelinde genellikle “yas tutulmamış kayıplar” yatar. Bu kayıp her zaman somut bir ölüm olmak zorunda değildir. Japonların “Mono no aware” dediği, şeylerin geçiciliğine karşı duyulan o hüzünlü farkındalığın çok ötesinde bir şeydir bu. Gerçekleşmemiş hayaller, çocuklukta bir türlü alınamamış o koşulsuz şefkat, biten ama zihnin arka sokaklarında hayalet gibi dolaşmaya devam eden ilişkiler ya da en acısı; kişinin toplumda onaylanmak adına kendi otantik benliğinden vazgeçişidir. Kişi, hayatın hızına yetişmeye çalışırken bu ruhsal yaralara pansuman yapacak vakit bulamaz. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın “Akışkan Modernite” olarak adlandırdığı bu çağda, her şey o kadar hızlı yer değiştirir ki, durup acı çekmek bir “zaman kaybı” ve bir “sistem hatası” olarak kodlanır. Toplum üretkenliği kutsadıkça, durmak zayıflık sayılır. Sonuç olarak birey, kendi acısına yas tutma hakkı tanımaz. Çünkü ajandasında yapılacak işler, vakit ayırması gereken arkadaş grupları, sürdürülmesi gereken “cool” hobiler vardır. Yas tutulmadığında ise duygu donar. Donan duygu, insanı hayattan tamamen koparmaz; bir heykel gibi ayakta tutar ama hayatın tadını, neşesini, dokusunu ve coşkusunu elinden alır. Geriye sadece mekanik, robotik ve dış dünyaya “her şey yolunda” diye fısıldayan bir işlevsellik kalır. Tıpkı parlak kaplamalı bir geminin, okyanusun ortasında motoru durmuş halde, sadece akıntıyla kusursuzca ilerliyor gibi görünmesi gibi…
Kendi Enkazıyla El Sıkışmak
İşlevsel depresyonun en tehlikeli yanı, dışarıdan yardım çağrısı olarak algılanabilecek hiçbir belirti (semptom) vermemesidir. Çevrenizdeki insanlar sizin güçlü, dayanıklı, kriz anlarında sığınılacak bir liman ve her şeyi tereyağından kıl çeker gibi çözen biri olduğunuzu düşünürken, siz bu kusursuz algının hapishanesinde her gün biraz daha yalnızlaşırsınız. Kimse, dünya yıkılırken bile Excel tablolarını, raporları, projeleri zamanında teslim eden o insanın, kendi içindeki enkazı kaldıracak gücünün kalmadığını fark etmez. Çünkü o insan, yıkılmayı bile bir başarısızlık senaryosu olarak görür. Psikanalist Donald Winnicott’ın “Sahte Kendilik” (False Self) kavramı tam da bu noktada devreye girer. Dış dünyanın beklentilerini karşılamak için inşa edilen bu sahte kendilik o kadar büyür ki, içerideki kırılgan, incinmiş ve yorulmuş olan “Gerçek Kendilik” sesini duyuramaz hale gelir. İyileşme, işlevselliği tamamen kaybetmekle ya da hayatı sabote etmekle başlamaz; o işlevselliğin ardına bir utanç kaynağı gibi sakladığımız kırılganlığı kabul etmekle başlar. Ruhun bazen yavaşlamaya, durmaya, verimsiz olmaya ve hatta “iyi hissetmemeye” hakkı vardır.
Eğer siz de her sabah o görünmez, pürüzsüz maskeyi yüzünüze takıp dış dünyaya karşı kusursuz bir performans sergiliyor, ama içinizdeki o derin, gri melankoliyi “şımarıklık” sayılır korkusuyla kimseye anlatamıyorsanız, bilin ki yalnız değilsiniz. Güçlü olmak, bir taş gibi hiçbir şey hissetmemek demek değildir. En sert kayalar bile dalgaların görünmez darbeleriyle içten içe ufalanır. Bazen en büyük psikolojik devrim, dışarıdaki dünyaya “Her şey yolunda” demeyi bir anlığına bırakıp, kendi içinizdeki o yas tutan, yorgun parçaya dönmek ve bir anne şefkatiyle “Seni duyuyorum, buradayım ve seninle kalmaya hazırım” diyebilmektir. Çünkü hayat, sadece teslim edilen projelerden, girilen toplantılardan ve onaylanan bütçelerden ibaret değildir; tüm bunların arkasında atan, kırılan, yorulan ve tam da bu yüzden iyileşmeyi hak eden kalbimizden ibarettir. Dünya yıkılırken bile işlerini zamanında teslim edenlerin, kendi içlerindeki enkazı kaldıracak vakitleri kalmamıştır belki. Evet, bazen en büyük çığlık, kusursuz işleyen bir hayatın sessizliğinde gizlidir. İyileşmek, her gün yapay bir mutlulukla parıldamak değil; o işlevsel maskenin altındaki görünmez yasla, o hakiki hüzünle nihayet el sıkışabilmektir.


