Görünmez ama görülmesi gereken sınırlar sizce nerede görülmeye başlar? Her birey, parmak izi gibidir; eşi benzeri bulunmaz. Peki ya ailelerimiz, bizlerin fiziksel olarak büyümesine sebep olurken aynı zamanda ruhlarımıza gelecek için katkı sağlayarak bizi benzersiz yapmaz mı? Bireyin parmak izine dönüşmesine en büyük sebep aile değil midir? Bu dönüşüm sırasında öğretilen değer algıları, bu algıların altında yatan yakınlık-uzaklık ilişkileri ve bizlerle kurdukları bağlar, gelecekle ilgili ipuçlarını verir.
Bazı ailelerde yakınlık, zamanla bağ kurmanın ötesine geçerek bireyin sınırlarını görünmez şekilde yok etmeye başlar. Dışarıdan bakıldığında muazzam şekilde bağlı gibi görünen bu yapı, aslında iç içe geçmiş aile sisteminin bir parçası olabilir. Aile sistemi kuramı buna “enmeshment” der. Bu sistemde çocuk sadece çocuk olmakla kalmaz; kimi zaman annenin duygularını rahatlıkla paylaştığı yol arkadaşı, kimi zaman ailenin maddi açıdan desteklenmesinde rol oynayan bir yük taşıyıcı, çoğu zaman da ailenin eksik kalan rollerini yerine getiren görünmez bir yetişkin haline gelir.
Kök ailenin çocuğun duygularını kullanarak vicdan yaptırması, çocuğu yönlendirmesi ve suçlulukla ya da manipülasyonla istediğini yaptırması, maddi ve duygusal açıdan çocuğa yüklenen bu mecburiyetler, çocuğun kendi bireyselliğini geliştirmesini ve kendilik algısını bulmasını zorlaştırır. Çocuk zamanla şunu öğrenip hayatına yedirmeye başlar: “Benim görevim kendim olmak değil, ailemin istediği olmak.” Aile içinde yaşanan bu rol karmaşası, çocuğun kendi bireyselliğinden çok herkes olmaya, herkese yetmeye çalışmasıyla sonuçlanır. Bu durum, aile içindeki sınırların ne kadar silikleştiğinin en büyük göstergesidir.
Birey, aile içindeki çocuk-yetişkin rolünü bırakamadığından köklerdeki sınırsızlıklar daha da güçlenir. Bu güç, kişinin sosyal yaşantısını, kendisiyle ilgili olan değer algısını ve partneriyle olan ilişkisindeki altyapının kendi istediği yönde oluşumunu engeller. Çünkü iç içe geçmiş aile yapısının dinamiğinde bireyselleşme, özgürleşme ya da partneri önceliklendirmek, bilinçdışında “aileni terk ediyorsun” düşüncesine itebilir.
Romantik ilişkide ise kök ailenin etkisi, görünmez bir şekilde ilişki bağını zedeleyerek çift arasında kurulması gereken duygusal sınırların oluşmasını engeller. Bu kişiler, çoğu zaman özgür kalmanın duygusunu hissederken bir yandan da suçluluğu bastıramazlar. Kendi hayatını kurmak isterken ailesinden psikolojik olarak ayrışamadıkları için yoğun kaygı hissederek ailesinin öğretileriyle güvenli olan alana, yani kök ailesine dönerler. Çünkü çocuklukta öğretilen ayrışmak, aileden bir adım öteye gitmek, sevgiyi kaybetmek, bencillik yapmak veya aileyi yalnız bırakmak olarak kodlanmıştır.
Romantik ilişkide, partnerine derin duygular hissetmesine rağmen ailesinin ilişkiye müdahil olmasına sessizlikle ödüllendiren, partnerini kök ailesine yapmış olduğu öğretilen vicdan sebebiyle ikinci planda bırakan bir ilişki dinamiği oluşabilir. Çünkü bireyselleşme yolunda olan bu kişi hala kök ailesindeki rolünü sürdürmektedir. Aslında buradaki temel problem, sevgiden yoksun bırakmak değil, kimlik gelişiminin gölgede kalarak köke bağımlı kalmaktır. Çocuk olması gereken zamanda kendi “benliğini” oluşturamadan ailesinin kökündeki ağaç gölgesinde kalarak yetişkin olduğunda da başkalarının duygularında kendini göremeden kaybolup kişilerin duygularının içine çekilebilir.
Sağlıklı gelişim ve dönüşüm, aileyi unutmadan birey olabilmeyi gerektirir. Çünkü psikolojik olgunluk, sadece fiziken değil ruhen de büyüyebilmektir; kendi sınırlarını tanıyabilmek ve koruyabilmektir. Gerçek sevgi, sınırların olmadığı değil, sınırların saygıyla korunduğu yerde saklıdır.


