Hiç sana ait olmadığını düşündüğün korku, kaygı veya düşüncelerin oldu mu? Peki ya sebepsiz yere hissettiğin ağrılar, acılar veya sıkıntılar? Toplumda yer alan “Kızlar annelerinin kaderini yaşar” gibi sözler, aslında nesiller boyunca aktarılan bilinçaltı kalıplarına örnektir. Bazen yaşadığımız bu durumların sahibi yalnızca biz değilizdir. Onların sahibi anne babamızda olmayabilir. Tıpkı fiziksel özellikler (saç yapısı, göz rengi) gibi travmalarımızı da ailemizden miras almış olabiliriz. Hatta daha önceki nesillerde yaşanmış olayların izlerini taşıyor olabiliriz. Bu duruma psikolojide kuşaklar arası travma aktarımı denir.
Nedir Bu Travma Aktarımı?
Bir neslin yaşadığı göç, istismar, ölüm, deprem ve savaş gibi travmatik deneyimler; sonraki nesillerin duygu, düşünce ve davranışlarını etkileyebilir. Özellikle Yahudi Soykırımı sonrası sistemli bir şekilde incelenen bu travma aktarımında çocuklar, ebeveynlerinin stresle baş etme yöntemlerini ve duygusal tepkilerini gözlemleyerek içselleştirir. Beden yaşananları unutmaz; tıpkı bir arşiv gibi sessizce her şeyin kaydını tutar. Biz de çoğu zaman farkında olmadan bilinçaltımızın oluşturduğu o kayıtlara uyum sağlar ve aynı izleri çocuklarımıza aktarırız. Örneğin, sürekli tetikte yaşayan bir ebeveyn, çocuğa istemeden dünyanın tehlikeli bir yer olduğu mesajını verebilir.
Epigenetik
Son yıllarda yapılan çalışmalar, bu aktarımın biyolojik bir boyutu olabileceğini de göstermektedir. Epigenetik alanındaki araştırmalar, travmanın genlerin çalışma biçimini etkileyebileceğini ve bu değişimlerin sonraki nesillere aktarılabileceğini ortaya koymaktadır. Özellikle nöroendokrinolojik farklılaşmayla bağlantılı olarak travmaya maruz kalanların çocuklarında kortizol seviyesinin birbiriyle ilişkili olduğu gözlemlenmiştir. Kortizol, adrenal bezler tarafından üretilen bir stres hormonudur. Kortizol seviyeleri, tükürük, saç, idrar ve serum gibi farklı şekillerde ölçülebilir. Yaşanan travmatik bir sıkıntının ardından bireylerin kortizol seviyelerinde artış gözlemlenebilir. Yüksek kortizol seviyeleri uzun süre devam ettiğinde, depresyon ve anksiyete gibi çeşitli psikolojik rahatsızlıklara zemin hazırlayabilir. Ancak belirtmek gerekir ki, yaşanan her travma vakasında bu hormonda artış gözlemlenmeyebilir.
Sonuç
Geçmişimiz, bize düşündüğümüzden çok daha derin izler bırakır. Bazen ikili ilişkilerimizde, bazen de günlük yaşantımızda geçmişten taşınan o izler sessizce varlığını belli eder. Ancak bu, onun tarafından geri dönülmez bir yola sürüklendiğimiz anlamına gelmiyor. Farkındalık, bu döngüyü kırmanın ilk ve en önemli adımıdır. Kişi, kendisine ait olmayan yükleri, öğrenilmiş korkuları ve nesiller boyunca aktarılan o duygusal kalıpları fark ettikçe, bunları sağlıklı bir şekilde dönüştürüp yeniden anlamlandırma şansı elde eder. Kuşaklar Arası Travma, anlamak sadece uzun yıllar duran kapalı bir kapıyı açmak değildir. Aynı zamanda o kapının arkasında kalan olumsuz duygularla yüzleşmek ve o odayı daha sağlıklı bir şekilde inşa etmek için bir fırsattır. Çünkü iyileşmek, bazen sadece kendimiz için yapılmaz; bizden sonra gelecek nesiller için ve hatta bizden önce bu adımı atamamış kişiler için güçlü bir adımdır.


