Hayal edin. Kimsenin suç işlemediği bir toplumdasınız. Hırsızlık yok, şiddet yok, kuralları ihlal eden kimse yok. İlk bakışta kusursuz görünen bu düzen, gerçekten sağlıklı bir toplum anlamına mı gelir? Suçun tamamen ortadan kalktığı bir toplum gerçekten ideal midir? Sosyolog Émile Durkheim’a göre cevap düşündüğümüz kadar basit değil.
DURKHEİM VE SUÇ ALGISI
Durkheim’a göre suç ve sapma, toplumun dışında değerlendirilebilecek olağan dışı durumlar değil; toplumun doğal yapısının bir parçası olan toplumsal olgulardır. Yapısal-İşlevselci yaklaşım çerçevesinde suçun tamamen yok edilmesi mümkün değildir. Çünkü her toplum belirli ölçüde sapma davranışı üretmektedir. Durkheim, suçun yalnızca zarar veren bir unsur olmadığını, aynı zamanda toplumsal düzenin ve ortak değerlerin yeniden görünür hale gelmesini sağlayan işlevsel bir yönü olduğunu savunmaktadır. Toplumda ortaya çıkan sapmalar, mevcut normların sorgulanmasına ve yeni düşüncelerin gelişmesine katkıda bulunabilmektedir. Ancak bu davranışların aşırı hale gelmesi toplumsal bütünlüğü tehdit edebileceği için toplum tarafından çeşitli yaptırımlarla karşılanmaktadır. Bu yaptırımların temelinde toplumun ortak değerlerini temsil eden kolektif bilinç bulunmaktadır (Akyayla, 2019).
Peki ya bir kriz ortaya çıksaydı ve Durkheim’a göre toplumda işlevsellik sağlayan suç kavramı olmasaydı, kolektif bilinç bozulmuş olsaydı? O zaman neler olurdu?
ANOMİ
Bu soruyu sorduğumuzda ise karşımıza ‘Anomi’ kavramı çıkıyor. Durkheim’a göre toplumsal değişim süreçlerinde toplumun ahlaki yapısı ve değerleri aynı hızda dönüşmeyebilir. Özellikle geçiş dönemlerinde eski normlar tamamen ortadan kalkmadan yeni normların henüz yerleşmemesi, toplumda bir belirsizlik ortamı yaratabilmektedir. Durkheim bu durumu Anomi kavramı ile açıklamaktadır. Anomi, toplumsal düzenin zayıflaması, ortak kuralların işlevini kaybetmesi ve bireyin kendisini yönsüz hissetmesi anlamına gelmektedir. Bu süreçte birey hangi kurallara göre hareket edeceğini bilemeyebilir ve toplumsal uyum zarar görebilir. Durkheim, yaşadığı dönemde geleneksel toplumdan modern topluma geçiş sürecini toplumun tamamen çöküşü olarak değil, geçici bir kriz dönemi olarak değerlendirmiştir (Müller, 2002; aktaran Taş, 2020).
GÜNÜMÜZDE DİJİTALLEŞME VE ANOMİ
Günümüzde Anomi kavramı modern toplumları anlamada hâlâ oldukça merkezi bir öneme sahiptir. Özellikle sosyal medya ve dijital kültürün etkisiyle bireyler, sürekli değişen yaşam standartlarına, idealize edilmiş başarı hikâyelerine ve hızla dönüşen toplumsal beklentilere maruz kalmaktadır. Bu durum, bireyin “nasıl yaşamalıyım?” sorusuna verdiği cevapları giderek belirsizleştirmektedir. Artık yalnızca davranışların değil, kimliğin, başarının ve hatta mutluluğun bile sürekli yeniden tanımlandığı bir toplumsal yapı söz konusudur.
Bu belirsizlik ortamı, bireylerde psikolojik düzeyde önemli etkiler yaratmaktadır. Özellikle aidiyet duygusunun zayıflaması, bireyin kendisini toplumsal bütünün dışında hissetmesine yol açabilmektedir. Sürekli kıyaslama kültürü, dijital görünürlük baskısı ve “yetişme zorunluluğu” hissi, bireylerde kronik kaygı, yetersizlik algısı ve duygusal tükenmişlik gibi durumları artırabilmektedir. Bu bağlamda özellikle genç yetişkinlerde gözlenen kimlik karmaşası, yönsüzlük hissi ve yaşam doyumundaki düşüşle birlikte bu kuralsızlık durumu büyüyebilir ve kontrol edilemez hale gelirse modern anominin güncel yansımaları olarak değerlendirilebilir.
SONUÇ
Sonuç olarak anomi yalnızca toplumsal bir norm çözülmesi değil, aynı zamanda bireyin psikolojik dünyasında da karşılığı olan çok katmanlı bir kriz alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Durkheim’ın ortaya koyduğu çerçeve, suç ve sapmayı yalnızca “ortadan kaldırılması gereken olgular” olarak değil, toplumsal düzenin işleyişini ve bireyin bu düzenle kurduğu ilişkiyi anlamada temel bir anahtar olarak değerlendirmemizi sağlamaktadır; bu nedenle modern toplumda asıl mesele suçsuz bir düzen yaratmak değil, toplumsal dengeyi ve anlamlı bir norm yapısını sürdürebilmektir. Bu bağlamda özellikle dijitalleşme ve sosyal medyanın hızlandırdığı değişim süreci, normların sürekli yeniden üretildiği ve bireyin bu değişime uyum sağlamakta zorlandığı bir yapı oluşturarak anomi deneyimini daha görünür hale getirmekte, dolayısıyla toplumsal düzenin yalnızca geleneksel kurumlarla değil, aynı zamanda teknolojik dönüşümün birey üzerindeki etkileriyle birlikte yeniden düşünülmesini gerekli kılmaktadır.


