Salı, Haziran 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bir Çocuk Görülmek Uğruna Neden Tetiği Çeker? Ergenlikte Öfke ve Görünür Olma İhtiyacı

15 Nisan 2026’da, 14 yaşında bir çocuk, Kahramanmaraş’taki bir okulda akılalmaz bir olay gerçekleştirdi. Bu durum, hem ülke gündemini sarstı hem de bizleri derinden etkiledi. Üstelik, 28 saat önce benzer bir olay farklı bir şehirde yaşanmıştı. Bu tür olaylar, sosyolojik yapının yanı sıra, toplum olarak psikolojik bir perspektiften de değerlendirilmesini gerektiriyor. Okul temelli şiddet olayları, yalnızca güvenlik ve disiplin tartışmalarını değil, daha büyük soruları da gündeme getiriyor: Acaba görülmeyen çocuklar en yüksek sesi mi seçiyor?

Ergenlik dönemi, bir çocuğun kendini en çok keşfettiği, dışarıda nasıl göründüğünü en çok duymak istediği ve başkalarının düşündükleriyle kendi düşünceleri arasında sıkıştığı bir dönemdir. Bu sıkışmışlığın yarattığı en büyük isteklerden biri de fark edilmektir. Bir çocuk ergenlik döneminde kimlik arayışı içinde en çok “Ben kimim?” sorusunu sorar. Bu sorudan sonra ise “Beni kim görüyor?” sorusu gelir.

Eğer çocuk, bu evrede iletişimsiz, duygularının ve düşüncelerinin ifade edilmediği bir ortamda bulunuyorsa, kendisini görünmez ilan edip değerini sorgulamaya başlar. Zamanla, kendi varlığının tehdit altında olduğunu düşünebilir. Ancak bazı çocuklar bu görünmezlikte sessizce kaybolmaz; kaybolmamak için gürültü çıkarır.

Psikanalitik açıdan bakıldığında, bu şartlar altında yetişen bir çocuk durumu içselleştirir ve derin bir inanç geliştirir. Bu pasif “görülmeye layık değilim” inancı zamanla aktifleşir ve dışarı taşar. Bazen bir sesle, bazen bir geri çekilmeyle, bazen de bir şiddet eylemiyle kendini gösterir.

Bu noktada, modeling kavramından bahsedebiliriz. Bandura’nın geliştirdiği Sosyal Öğrenme Teorisi, model alma ve gözlem yoluyla öğrenmenin büyük bir rol oynadığını savunur. Bandura, insanların yalnızca deneyimleyerek değil, gözlemleyerek de öğrendiğini belirtir. Bu teoriyi destekleyen en önemli çalışmalardan biri Bobo Doll deneyidir. Bu deneyde, çocukların yetişkinlerin agresif davranışlarını kopyalayarak bebeklere saldırgan yaklaşma olasılıklarının arttığı gözlemlenmiştir.

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, ergenlik dönemindeki bir çocuğun aile içindeki ebeveyn yaklaşımlarını, izlediği dizi ve filmlerde özdeşleştirdiği karakterleri, oynadığı oyunları rol model almasının şaşırtıcı olmayacağını söyleyebiliriz. Eğer bu karakterlerde iletişim biçimi şiddet ise, bu çocukların da iletişimlerini şiddetle yansıtması kaçınılmaz olacaktır. Özellikle şiddetin görünürlük kazandırdığını düşünen bir çocuk, şiddeti bir araç olarak kullanmaktan çekinmeyecektir.

Ancak burada şu ayrımı yapmak gerekir: Model alma süreci yalnızca kopyalama değildir; daha derin bir psikolojik süreç olan Freud’un özdeşim süreci ile birlikte ilerler. Bu süreçte, çocuk gördüğünü kopyalarken, kopyaladığı kişi ile bir duygusal bağ da geliştirir. Çocuk yalnızca davranışı öğrenmez; o davranışı sergileyen kişinin hissettirdiği gücü, görünürlüğü ve var olma biçimini de içselleştirir. Ergenlikte bu süreç daha yoğun ilerler çünkü ergen birey, çevresinde nasıl göründüğü ile ilgili geri bildirim almak ister. Görünmeme hissiyatına kapıldığında ise neden görünmez olduğunu sorgulamaya başlar.

Öfke, tam da bu noktada devreye girer. Öfkeli çocuklar çoğu zaman yanlış anlaşılır, dışlanır ve sorgulanır. Oysa öfke, belki de bazı duyguların kırılmasıdır; belki bir sestir. “Bir şeyler yolunda gitmiyor.” mesajını taşır. Bu noktada ebeveynlerin ve bakım verenlerin tutumları oldukça önemlidir. Çocuklarını fark etmek, dinlemek ve dinlediğini hissettirmek, bir ebeveynin en temel görevlerinden biridir.

Eğer bir çocuk kriz yarattığında görünür oluyorsa, bu görünürlük biçimi bir öğrenme şekline dönüşür. Ve bu problem artık toplumsal bir mesele haline gelir. Ebeveynler ve bakım verenler, bu sürecin önemli bir parçasıdır.

Bu nedenle çözüm, kuralları sıkılaştırmanın yanı sıra ilişkileri derinleştirmek olacaktır. Çocuklarımızı yargılamadan önce anlamaya çalışmak, doğruyu yanlışı söylemekle birlikte onları dinlemek ve bunu hissettirmek oldukça önemlidir.

Çünkü bazı çocuklar sessizce yardım istemez; olabilecek en yüksek sesi seçer. “Beni görün.”

Bugün, sesini çok geç duyduğumuz çocukları hatırlıyoruz. Kayıplarımızı saygıyla anarken, toplum olarak en büyük sorumluluğumuzu yeniden hatırlıyoruz: Çocukları, seslerini yükseltmek zorunda kalmadan önce görebilmek…

Selin Kurt
Selin Kurt
Selin Kurt, 2004 yılında Adana’da doğmuştur. Çocukluk yıllarının bir bölümünü burada geçirdikten sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a taşınmış ve eğitim hayatının büyük kısmını İstanbul’da sürdürmüştür. Ortaöğretimini Nabi Avcı Fen Lisesi’nde tamamladıktan sonra Yeditepe Üniversitesi Psikoloji Bölümünde lisans eğitimine başlamıştır. Psikoloji alanında özellikle psikodinamik yaklaşımı benimsemekte ve insan davranışlarını bilinçdışı süreçler, erken dönem yaşantıları ve kişilerarası ilişkiler çerçevesinde anlamaya odaklanmaktadır. Akademik ilgilerinin yanı sıra sanatla da yakından ilgilenmekte; özellikle çizim ve görsel üretim alanlarında çalışmalar yapmaktadır. Sanatın bireyin iç dünyasını ifade etme biçimlerinden biri olduğuna inanmakta ve sanat ile psikoloji arasındaki ilişkiyi hem teorik hem yaratıcı üretim yoluyla keşfetmektedir. Bu doğrultuda sanatın duygusal ifade, kimlik gelişimi ve psikolojik süreçlerle olan bağlantısı üzerine düşünmekte ve üretimler yapmaktadır. Üniversite eğitimi süresince psikoloji alanındaki çalışmalarını sürdürürken, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik (PDR) alanına duyduğu ilgi doğrultusunda bu alanda da staj çalışmalarına devam etmektedir. Selin Kurt, psikoloji bilgisini medya ve yazarlıkla birleştirmeyi hedeflemekte; ileride klinik psikoloji alanında çalışmayı, psikoloji üzerine yazılar yazmayı ve kitaplar üretmeyi amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar