Pazar, Mayıs 10, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

İnsan olmak

Hayata geldiğimizde her ne kadar farklı hayatlarda doğsak da aslında aynıydık. Hiçbir şeyden habersiz, temel fizyolojik ihtiyaçlarımızın karşılanması dışında beklentimiz yoktu. Dış görünüşümüz, cinsiyetimiz, dilimiz, dinimiz ve ırkımız farklıydı belki ama tepkilerimiz evrenseldi. Aynı şekilde gülüp aynı şekilde ağlıyorduk. Aynı sıcaklıkta bir kucağa ihtiyaç duyuyor, aynı şefkat tonuyla sakinleşiyorduk. Dünyanın neresine gidersen git, bir bebeğin ağlaması ve gülüşü aynı dili konuşur.

Aslında o dönemlerde hepimizin özü aynıydı; saf, beklentisiz ve tertemizdi. Sevgiye açtık, iyiliğe açıktık ve dünyayı olduğu gibi, filtrelemeden kabul ediyorduk.

Farklılıkları Fark Etmeye Başlamak

Fakat dört yaşına geldiğimizde bizim gibi olmayan insanları fark etmeye başladık. Artık kültürün etkisi ile belli gelenek ve görenekler çerçevesinde yetişiyorduk. Evde duyduklarımız, sokakta gördüklerimiz ve okulda öğrendiklerimiz kişiliğimizin temel taşlarını oluşturuyordu. Belli insanların etkisinde kalarak yetişirken, bu sefer de diğer insanlar bize uzak gelmeye başlıyordu.

Yabancılık hissi bazen merak, bazen çekinme, bazen de tamamen yanlış anlamalarla şekilleniyordu. Bu yüzden kendi çevremize uygun yaşamaya çalışıyorduk. Çünkü çevreden farklı olmak belki de korkutucu geliyordu. Farklı olan dışlanabilir, yanlış anlaşılabilir ve kabul görmek için daha fazla çaba harcamak zorunda kalabilirdi.

Aslında insan zihni, ait olduğu grubu güvenli alan olarak görmeye eğilimlidir. Bu nedenle farklı olanı anlamaktan önce, ondan uzak durmaya çalışabiliriz. Çocuklukta öğrenilen kalıplar zamanla düşünme biçimimizin görünmez bir parçası hâline gelir. Böylece henüz gerçekten tanımadığımız insanları bile kategorilere ayırmaya başlayabiliriz.

Uyum Sağlama Çabası Ve Aidiyet İhtiyacı

Ancak iş, eş veya başka sebeplerle diğer insanların olduğu çevrelere girmek zorunda kaldığımızda bu farklılıkları bazen çatışma, bazen de zenginlik olarak algılıyorduk. Aynı sofrada oturup aynı duygulara dokunduğumuzda aslında hepimizin ne kadar benzer olduğunu fark etmeye başlıyorduk.

Yeni var olduğumuz çevrede de insanlar tarafından saygı görmek ve bir gruba ait olmak için değişerek çevreye uyum sağlamaya çalışıyorduk. Bu uyum çabası bazen yorucu oluyordu, bazen de kendimizi yeniden tanımamıza yardımcı oluyordu. Çünkü insan yalnızca başkalarını değil, farklı insanlarla karşılaştıkça kendisini de keşfeder.

Birçok insan hayatı boyunca “olduğu gibi kabul edilme” ihtiyacı hisseder. Bu yüzden bazen kendi düşüncelerimizi geri plana atar, bazen de bulunduğumuz çevreye uyum sağlamak için kendimizden ödün veririz. Oysa aidiyet ihtiyacı kadar, kendin olarak var olabilmek de ruh sağlığı açısından oldukça önemlidir.

Toplumun Öğrettiği Ayrışmalar

Toplumda para, meslek ve statü gibi etkenlerle toplumsal sınıflara ayrılıyorduk. Daha çocuk yaşlardan itibaren “biz ve onlar” kavramı dilimize yerleşmeye başlıyordu. Sonra yine farklılıklar çatıştığında insanları gruplayıp grubun dışındakileri yargılamaya devam ediyorduk.

Ama hep unuttuğumuz bir şey vardı; hatta belki de en önemlisi: Hepimizin insan olduğu… Ve bazı farklılıklarımız dışında aslında birbirimize ne kadar benzediğimiz gerçeği…

Çoğu zaman bu basit gerçek bile gözümüzden kaçıyordu çünkü toplum bize ayrışmayı, karşılaştırmayı ve kategorize etmeyi çok erken yaşlarda öğretiyordu. İnsanların sahip olduğu ekonomik güç, eğitim seviyesi veya sosyal statü, onların insani değerini belirliyormuş gibi davranmayı öğreniyorduk.

Oysa herkesin görünmeyen bir yükü, bilinmeyen bir geçmişi ve sessizce taşıdığı kırgınlıkları vardır. İnsanları yalnızca dışarıdan gördüğümüz kimliklerle değerlendirmek, onların hikâyesini hiç duymadan karar vermek gibidir.

İnsanlara Sadece İnsan Oldukları İçin Bakabilmek

İnsanlara sadece insan gözüyle bakabilmek belki de en zor şeydi. Ne statü, ne para, ne de elde edilen meslek bunu garanti etmiyordu. İnsan olmanın değerini anlayabilmek, karşındakinin hikâyesine saygı duyabilmek ve onun da senin gibi kırılgan bir varlık olduğunu görebilmek ciddi bir farkındalık gerektiriyordu.

Bazen kendi yaralarımıza o kadar odaklanıyorduk ki başkalarının görünmeyen yaralarını fark etmek bile güçleşiyordu. Üstelik kimsenin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını, her insanın ardında bilinmeyen hikâyeler taşıdığını fark etmek bile düşünme biçimimizi değiştiren güçlü bir adımdı.

Empati kurabilmek, yalnızca bir insanı anlamaya çalışmak değil; aynı zamanda kendi bakış açımızın mutlak doğru olmadığını kabul edebilmektir. Çünkü herkes hayata farklı deneyimlerin içinden bakar. Aynı olaya maruz kalan iki insan bile tamamen farklı hisler geliştirebilir.

Farklılıkları Tehdit Değil, Zenginlik Olarak Görebilmek

Bence her insan aynı olmak zorunda değil; hatta olmamalı da. Farklılıklar her insanın kendine has özellikleri, onu o yapan şeylerdir. Bu benzersizlikler çok kıymetli. Burada önemli olan, bu farklılıklardan dolayı yargılamak yerine koşulsuz kabul edebilmek ve karşımızdakine sadece insan gözüyle bakabilmektir.

Belki “Ben zaten öyle bakıyorum.” diyorsun, belki de bunu fark etmeden zorlanıyorsun. Ama kolay bir şey olmadığını ben de biliyorum. Yine de buna küçük adımlarla başlamak bile çok şey değiştirir. Her insanın özel olduğunu hissettirebilmek, sınıfsal olarak görmek yerine sadece insan olduğu için sevebilmek… Dünya zaten böyle bir bakışı çoktandır bekliyor.

Farklılıkları tehdit gibi görmek yerine öğrenilecek yeni bir alan olarak değerlendirebildiğimizde, insanlar arasındaki mesafeler de yavaş yavaş azalır. Çünkü çoğu zaman bizi korkutan şey farklılıkların kendisi değil, onları tanımamış olmamızdır.

Saygı Duyabilmek Ve Anlamaya Çalışmak

Tabii ki kendi yaşamımıza ve kültürümüze yakın insanları daha çok hayatımıza alıyoruz; bu çok normal. Ama benim kastettiğim şey aslında saygı duyabilmek. Sana zıt görüşte bile olsa olaya onun gözüyle bakmaya çalışmak ve düşüncesine saygı göstermek…

Bir insan belirli bir görüşte diye onu dışlamak ya da yargılamak yerine, “Bu insan neden böyle düşünüyor?” diye durup bir nefes almak bile büyük bir dönüşüm yaratabilir. Çünkü günümüzde insanlar düşüncelerini savunurken çoğu zaman incinmişliklerinden, korkularından ve geçmiş deneyimlerinden konuşuyor olabilirler.

Belki de gerçek değişim, haklı çıkmaya çalışmaktan çok anlamaya çalıştığımız yerde başlıyordur. Çünkü anlaşılmak isteyen bir dünyada, gerçekten dinleyen insan sayısı giderek azalıyor.

Sonuç

Yazdığım şeyler belki sana çok ütopik geliyor olabilir, bilmiyorum. Ama benim için artık değerli satırlar hâline geldi. Önceden benim gibi olmayan insanları içten içe yargıladığım doğru olsa da şimdi sadece insan olduklarını kabullenmeye başladığımdan; farklılıklara saygı duyup onları zenginlik olarak görüyorum.

Düşüncelerimin bu hâle gelmiş olmasını artık daha da seviyorum. Ve bu düşüncelerin evrensel hâle gelip dünyanın daha barışçıl bir yer olması için çabalayacağıma da söz veriyorum.

Çünkü belki de insanlığın en büyük ihtiyacı; birbirine benzemek değil, birbirine rağmen saygı duyabilmeyi öğrenmektir.

EZGİNUR KALAYCI
EZGİNUR KALAYCI
Ezginur Kalaycı, psikolojik danışman, çocuk gelişimci ve yazar olarak psikolojik danışmanlık ve akademik çalışmalar alanında geniş bir deneyime sahiptir. Çocuk gelişimi ön lisans ve psikolojik danışmanlık lisans eğitimini tamamlayan Kalaycı, şu anda psikolojik danışmanlık alanında yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Oyun terapisi, masal terapisi, aile danışmanlığı ve sanat terapisi alanlarında çeşitli eğitimler alan Kalaycı, birçok gönüllülük projesinde aktif olarak yer almaktadır. Psikolojiyi herkesin kendi ruh sağlığını keşfedip güçlendirebilmesi için daha ulaşılabilir kılmayı hedefleyen yazar, bu doğrultuda insanlara rehberlik edecek psikolojik farkındalık içerikleri üretmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar