Son yıllarda yayılarak artan psikoloji alanında bilinçlendirmeye dayalı bilgilerle birlikte günlük dilimizde psikolojik terimlere artık daha sık rastlıyoruz. Bir kişi sınavdan önce gerildiğinde “anksiyetem tuttu” diyebiliyor; birkaç gün yataktan kalkmak istemeyen biri kendisini “depresyonda” olarak tanımlayabiliyor veya dikkati dağılan bir başkası “bende kesin ADHD var” gibi self-diagnosis (kendine teşhis koyma) yoluna başvurabiliyor.
Bu ifadeler çoğu zaman kötü niyetli değildir. Aksine, kişi yaşadığı duyguyu anlamlandırmaya, kendisine bir açıklama bulmaya çalışır. Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Bir duyguyu tanımak ile kendine klinik bir tanı koymak aynı şey değildir.
Son yıllarda ruh sağlığına dair farkındalığın artması önemli ve değerli bir gelişmedir. İnsanların kaygı, depresyon, travma, tükenmişlik ya da dikkat sorunları gibi zorlayıcı olarak nitelendirilebilecek konular hakkında daha fazla konuşabilmesi, psikolojik yardım arayışını normalleştirebilir. Fakat farkındalık arttıkça psikolojik kavramların günlük dilde basitleşmesi de mümkün hâle gelmiştir.
Özellikle sosyal medya, ruh sağlığı bilgisini erişilebilir kılarken aynı zamanda yüzeysel ve bazen yanıltıcı içeriklerin hızla yayılmasına da zemin hazırlamaktadır. Nurismawan’a göre (2024), ergenler; YouTube, TikTok ve web sitelerinde gördükleri belirtileri kendi yaşantılarıyla eşleştirerek uzman değerlendirmesi olmadan kendilerine tanı koyabilmektedir. Bu durum, özellikle genç yaş gruplarında yanlış tanı, gereksiz kaygı ve uygun olmayan baş etme yolları gibi riskler doğurabilir.
Tanı Etiketleri Neden Rahatlatır?
Kendine teşhis koyma davranışının arkasında yalnızca “bilgisizlik” yoktur. İnsan zihni belirsizliği sevmez. “Neden böyle hissediyorum?” sorusuna bir cevap bulmak, kişiye geçici bir rahatlama sağlayabilir.
Bir tanı etiketi, dağınık ve karmaşık yaşantıları düzenli hâle getiriyormuş gibi görünür. “Ben tembel değilim, depresyondayım” ya da “Ben garip değilim, sadece anksiyetem var” demek, kişinin kendisini daha az suçlamasına yardımcı olabilir.
David ve Deeley (2024), tanının kişiye açıklama, rahatlama ve sosyal destek sağlayabileceğini; kişinin deneyimini anlamlandırmasına yardımcı olabileceğini belirtir. Bu nedenle kendini bir tanı üzerinden tanımlamak bazı insanlar için yalnızca klinik değil, aynı zamanda kimliksel bir anlam da taşır.
Her Belirti Bir Tanı Anlamına Gelmez
Ancak tanının rahatlatıcı olması, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Klinik tanı; birkaç belirtiyi okuduktan sonra kendimizde de o belirtiye rastlamak, bir video izleyerek çıkarım yapmak ya da bir çevrim içi test çözmekle konulamaz.
Psikolojik belirtiler çoğu zaman birbiriyle örtüşür. Uykusuzluk depresyonla ilişkili olabilir; fakat yoğun stres, düzensiz yaşam, yas süreci, fiziksel hastalıklar ya da madde kullanımıyla da bağlantılı olabilir.
Dikkat dağınıklığı ADHD belirtisi olabilir; fakat kaygı, uykusuzluk, depresyon, travma ya da yoğun ekran kullanımı da dikkati etkileyebilir. Kişinin kendine yakın gördüğü belirtilerin alternatif sebepleri öyle çeşitli olabilir ki bu sebepler fizyolojik bir rahatsızlığın yan etkilerinden biri olabileceği gibi günlük hayat streslerinden birisinin getirdiği bir sonuç olarak da kendini gösterebilir.
Bu nedenle tanı koymak yalnızca “belirti eşleştirmek” değil; süreci, sürekliliği, şiddeti, işlev kaybını ve alternatif açıklamaları değerlendirmeyi gerektirir.
Sosyal Medyanın Güçlendirdiği İnançlar
Sosyal medya bu noktada süreci daha karmaşık hâle getirir. Kısa videolar çoğu zaman “Eğer bunları yaşıyorsan sende de şu bozukluk olabilir” mantığıyla ilerler. Bu içerikler izleyiciye hızlı bir tanı hissi verir; fakat çoğu zaman bağlam sunmaz.
Moulder’ın (2024) TikTok ve self-diagnosis üzerine çalışması, kullanıcıların ruh sağlığı videolarını güvenilir bulma eğiliminin kendine teşhis koyma davranışıyla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Aynı çalışmada, ruhsal bozukluklara dair videoları daha sık izleyen kişilerin bu içeriklere daha fazla güvenme eğiliminde olduğu belirtilmiştir.
Yani algoritma yalnızca bilgi sunmaz; tekrar yoluyla inancı da güçlendirebilir.
Bu durum özellikle ergenler ve genç yetişkinler için daha hassas olabilir. Kimlik gelişiminin sürdüğü dönemlerde kişi “Ben kimim?” sorusuna yanıt arar. Sosyal medya toplulukları ise kişiye ait olma hissi sunabilir.
Bir tanı etiketi, bazen yalnızca bir açıklama değil, aynı zamanda bir aidiyet alanı hâline gelir. “Ben de böyleyim” hissi rahatlatıcı olabilir; çünkü kişi yalnız olmadığını düşünür. Fakat bu rahatlama, kişinin kendisini tek bir etikete sıkıştırmasına da yol açabilir.
David ve Deeley (2024), self-diagnosis’in bazı kişiler için güçlendirici bir kimlik sunabileceğini; fakat aynı zamanda yanlış tanı ve uygun yardımdan uzaklaşma gibi sorunlar yaratabileceğini vurgular.
Gözlem ve Tanı Arasındaki Kritik Fark
Buradaki amaç insanların kendi duygularını araştırmasını küçümsemek değildir. Aksine, kişinin kendisini anlamaya çalışması değerlidir. Sorun, bu anlam arayışının kesin tanıya dönüşmesidir.
“Son zamanlarda daha kaygılı hissediyorum” demek ile “Bende anksiyete bozukluğu var” demek aynı şey değildir. İlki bir gözlemdir; ikincisi klinik bir yargıdır.
Benzer şekilde, “Bu hafta çok isteksizim” demek başka, “Depresyondayım” demek başkadır. Kişinin kısa süreli ve belirli sebeplere bağlı olarak yaşadığı isteksizlik hissi; uyuyup enerji aldığında, yemek yediğinde, birkaç saat sosyalleştiğinde, dinlendiğinde veya günlük hayat stresörünün çözülmesi gibi yollarla geçebilirken; depresyon tanısı sadece belirtilerin varlığına göre konmaz.
Belirtilerin süresi, şiddeti, kişinin hayatını ne kadar etkilediği, başka bir tıbbi durumdan, madde kullanımından veya yas sürecinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı gibi çok boyutlu derin bir analiz gerektirir.
Bu sebeple günlük mutsuzluk, stres, yorgunluk ya da dönemsel motivasyon kaybı insan deneyiminin bir parçası olabilirken; klinik bozukluklardan söz edebilmek için belirtilerin belirli bir süre devam etmesi, kişinin okul, iş, ilişkiler ya da günlük yaşam işlevselliğini belirgin biçimde etkilemesi ve uzman tarafından değerlendirilmesi gerekir.
Kendimizi Anlamanın Daha Sağlıklı Yolları
Self-diagnosis’in bir başka riski de gerçek ihtiyacın gözden kaçmasıdır. Kişi kendisini yanlış bir tanıyla açıklamaya başladığında, aslında yardım alabileceği başka bir problemi fark etmeyebilir.
Örneğin sosyal kaygı yaşayan biri kendisini “asosyal” ya da “otistik” olarak etiketleyebilir; depresif belirtiler yaşayan biri bunu yalnızca “tükenmişlik” olarak görebilir; travmatik stres yaşayan biri yalnızca “çok hassas” olduğunu düşünebilir.
Yanlış etiket, doğru yardıma ulaşmayı geciktirebilir. Nurismawan ve arkadaşları (2024), self-diagnosis’in ergenlerde uygun olmayan tedavi arayışına, aşırı kaygıya ve profesyonel önerileri göz ardı etmeye yol açabileceğini belirtmektedir.
Bu nedenle daha sağlıklı yaklaşım, tanı koymak yerine gözlem yapmaktır. Kişi kendisine şu soruları sorabilir:
• Bu duygu ne zamandır devam ediyor?
• Günlük hayatımı ne kadar etkiliyor?
• Okul, iş, ilişkiler ya da öz bakım alanlarında belirgin bir bozulma var mı?
• Bu belirtiler belirli olaylardan sonra mı başladı?
• Dinlenme, sosyal destek, rutin düzenleme gibi yollarla hafifliyor mu?
Eğer belirtiler yoğun, uzun süreli ve işlevselliği bozucu hâle geliyorsa, yapılması gereken şey internette daha fazla belirti aramak değil, bir uzmana başvurmaktır.
Sonuç: Kendimizi Etiketlemek Yerine Anlamaya Çalışmak
Ruh sağlığı dilinin yaygınlaşması, doğru kullanıldığında insanları birbirine yaklaştırabilir. Fakat her duyguyu bir tanıya dönüştürdüğümüzde, psikolojik kavramlar açıklayıcı olmaktan çok sınırlayıcı hâle gelebilir.
Kendimizi anlamaya çalışmak iyileştirici olabilir; ancak kendimizi yanlış etiketlerle tanımlamak, bizi kendimize daha fazla yabancılaştırabilir.
Belki de en sağlıklı cümle şudur:
Kendime teşhis koymak zorunda değilim; ama ne yaşadığımı ciddiye alabilirim.
Kaynakça
Al-Samarraie, H., Bello, K.-A., Alzahrani, A. I., Smith, A. P., & Emele, C. (2022). Young users’ social media addiction: Causes, consequences and preventions. Information Technology & People, 35(7), 2314–2343. https://doi.org/10.1108/ITP-11-2020-0753
David, A. S., & Deeley, Q. (2024). Dangers of self-diagnosis in neuropsychiatry. Psychological Medicine, 54, 1057–1060. https://doi.org/10.1017/S0033291724000308
Moulder, M. H. (2024). TikTok and self-diagnosing mental illnesses: Perceived reliability factors, vulnerabilities, and dangers [Undergraduate honors thesis, Gardner-Webb University]. Digital Commons @ Gardner-Webb University. https://digitalcommons.gardner-webb.edu/undergrad-honors/65
Nurismawan, A. S., Lestary, Y. D., Purwoko, B., Alfaried, H. Z., & Nafisah, K. (2024). Unraveling the dangers of mental health self-diagnosis: A study on the phenomenon of adolescent self-diagnosis in junior high schools. KONSELI: Jurnal Bimbingan dan Konseling, 11(1), 31–38. https://doi.org/10.24042/kons.v11i1.18039


