Son zamanlarda zihnimin içinde, dışarıdaki gürültüden daha yorucu bir sesle dolaşıyorum; haklı çıkma arzusu ile hakikate ulaşma çabası arasındaki o uçuruma düşmüş gibiyim. Çevreme baktığımda, her birimizin kendi fikirlerini aşılamaz kalelere dönüştürdüğünü; sorgulamanın yerini sığ bir aidiyete, araştırmanın yerini ise çoktan verilmiş hükümlere bıraktığını görüyorum.
Oysa — şayet varsa — mutlak bir doğrunun konforuna sığınmak, suyun üzerinde yürüme çabasından farksızdır. Kendi doğrularımızı birer kimlik zırhı gibi kuşanmaya çalıştıkça en çok yıpranan da biz oluyoruz; çünkü karşılaştığımız her farklı ses zırhımızda bir çatlak oluşturuyor ve biz o çatlağı onarmaya çalışırken hakikati çoktan gözden kaçırmış oluyoruz.
Bugün “en doğru” olanı değil; bizi bu denli ayrıştıran ve içten içe kemiren o zihinsel katılığımızı, yani kendi hapishanemizin parmaklıklarını konuşmak istiyorum.
Zihinsel Katılık
Bazen arkadaşlarımla sohbet ederken bir fikir üzerine konuşmaya başlıyoruz. O noktada fark ettiğim şey şu oluyor: Bazı insanlar etraflarını kendi haklılıklarıyla ördükleri hayali bir ev inşa etmişler. Psikolojide bu duruma “onaylanma ihtiyacı” ya da “bilişsel konfor” diyebiliriz. Ancak esasen bu, insanın kendi doğrusuna kendisini bağlayıp gerçeklere sırtını dönmesi hâlidir.
Bu hâl kişiye o kadar iyi gelir ki sıklıkla doğrularını onaylayan kişiler bulup onlarla yaşarlar. Kişinin kendi fikrine hapsolması; hayatın belirsizliklerinden kaçması ve her şeyin ya siyah ya da beyaz olduğu parmaklıklar ardında yaşaması gibidir. O hücrede kimse size “Haksızsın,” demiyor; “Ama olaya bir de bu açıdan bak,” demiyor.
Ancak bu sahte güvenlik duygusunun çok ağır bir bedeli var: Kendi sesimizin yankısından başka bir şey duymamaya başladığımızda, ruhsal esnekliğimizi de kaybediyoruz. Hakiki olana ulaşmaktansa, sadece kendi doğrularımızı korumak için haddinden fazla çaba harcıyoruz. İşte bu savunma savaşı bizi zihinsel yorgunluğun eşiğine getirdiğinde, aslında kendi ellerimizle inşa ettiğimiz o hayali evin içinde kilitli kalıyoruz.
Buna “sabit fikirli olma hâli” de diyebiliriz. Ben bu sabit fikirliliği, patlamaya hazır olan bir piramide benzetiyorum: Piramit yükseldikçe — yani fikir katılaştıkça — tabandaki esneklik azalır ve en ufak bir sarsıntıda, yani eleştiride, tüm yapı çatırdar.
Sabit fikirli insan aslında en çok korkan insandır; çünkü dünyası tek bir fikrin üzerine kuruludur. Fikir yıkılırsa, kimliği de yıkılacaktır. Bu da sürekli bir tetikte olma ve savunma hâli yaratır ki bu oldukça yıpratıcı bir psikolojik süreçtir.
Fikir Ayrılığı mı, Gönül Ayrılığı mı?
Peki neden farklı bir ses duyduğumuzda sanki fiziksel bir saldırıya uğramış gibi hissediyoruz?
Psikolojide buna Cognitive Dissonance diyoruz. İnandığımız o sarsılmaz doğrular, başka bir fikirle çarpıştığında zihnimizde şiddetli bir huzursuzluk dalgası başlıyor. Eğer düşüncelerimizi kimliğimizin bir parçası, hatta zırhımız hâline getirdiysek, karşı tarafın söyledikleri bizim için yalnızca bir bilgi değil; doğrudan benliğimize yöneltilmiş bir tehdit hâline geliyor.
İşte o zihinsel yorgunluğun kaynağı da burasıdır: Hakikati aramak yerine, o konforlu ama daracık mevziiyi korumak için muazzam bir zihinsel enerji harcıyoruz.
Bu savaşa bir de “doğrulama yanlılığı” eşlik ediyor. Dünyayı olduğu gibi değil, görmek istediğimiz gibi kurguluyoruz. Özellikle sosyal medyanın bizi kendi sesimizin yankısıyla çevrelediği “yankı odalarında”, sadece haklılığımızı tescilleyen verileri topluyor; geri kalan her şeyi “yanlış” ya da “art niyetli” diye etiketleyip kapı dışarı ediyoruz.
Bu “Biz ve Onlar” ayrımı bir kez kökleştiğinde ise artık karşı tarafın ne dediğinin bir önemi kalmıyor. Duyduğumuz şey mutlak hakikat olsa dahi, sırf “onlar” söylediği için reddediyoruz. Bu kolektif körleşme, bizi sadece birbirimizden değil, gerçeğin kendisinden de koparmış oluyor.
Entelektüel Alçakgönüllülük
Hâlbuki bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, eksikliğini derinden hissettiğimiz “entelektüel alçakgönüllülük”tür. Kendi bilgimizin sınırlarını kabul etmek, yanılma ihtimalimize bir açık kapı bırakmak zayıflık değil; aksine büyük bir psikolojik olgunluktur.
Açık fikirlilik, dalgalarda boğulmak değil; hakikatin büyük okyanusunda kaybolmadan yüzebilecek bir zihinsel esnekliğe sahip olmaktır. Belki de kurtuluş, karşı tarafa galip gelmekte değil; kendi dogmalarımızın oluşturduğu ağır yükü bırakıp “bilmiyorum” ya da “yanılmış olabilirim” diyebilmenin hafifletici gücünde saklıdır.
Zihinsel Etiketleme ve Kategorizasyon
Zygmunt Bauman’a göre modernite, dünyayı her yönüyle düzenleme ve kontrol altına alma çabasının bir ürünüdür. Ancak yaşam doğası gereği “müphem” yani belirsiz ve akışkandır. Zihin bu bilinmezlik karşısında paniklediğinde, insanları ve durumları katı kategorilere hapseder.
Bauman bu durumu bir “bahçıvanlık” faaliyetine benzetir: Bahçıvan, bahçesindeki bitkileri “çiçekler” ve “yabani otlar” olarak ayırır. Bu ayrım, bitkinin özüyle ilgili değil; bahçıvanın zihnindeki düzene uyup uymamasıyla ilgilidir.
Kategorize etmek, karmaşıklığı anlamak değil; onu kontrol edilebilir bir forma sokmak için budamaktır.
Gordon Allport’a göre ise insan zihni, devasa bir veri bombardımanıyla başa çıkmak için “en az çaba ilkesi” ile çalışır. Her insanı tek tek, tüm derinliğiyle ve karmaşıklığıyla tanımaya çalışmak zihinsel olarak maliyetli bir iştir. Bu sebeple bireyler daha “ucuz” yola saparak kategoriler oluşturur.
Oysa birilerini belli bir kategoriye yerleştirdiğimizde, onun hakkındaki gerçeği keşfetmiş olmuyoruz; sadece kendi zihnimizdeki belirsizliği susturmuş oluyoruz.
Açık Bir Zihnin Hafifliği
Eğer milattan önceki bir dönemde doğmuş olsaydınız ve o dönemin düşünceleriyle bugünlere gelseydiniz, aynı fikirleri savunmaya devam eder miydiniz? Muhtemelen hayır.
O zaman şunu sormamız gerekmez mi: Uğruna başkalarını kırdığımız ve öfkeyle ayrıştığımız o “vazgeçilmez” düşüncelerimiz gerçekten bize mi ait, yoksa sadece içine doğduğumuz zamanın ve mekânın bize giydirdiği birer üniforma mı?
Eğer doğrularımız coğrafyaya, zamana ve tesadüflere bu kadar bağımlıysa; belki de gerçek özgürlük, inşa ettiğimiz hayali evlerden “Ben biliyorum!” diyerek haykırmak değil; o evlerden dışarı çıkıp “Benim doğrum sadece bir ihtimalmiş,” diyebilecek cesareti gösterebilmektir.
Çünkü hakikat; kapalı kapılar ardındaki sabit fikirlerde değil, açık zihinlerin arasındaki o geniş ve keşfedilmemiş boşluklarda gizlidir.
Kaynakça
Tiryaki, S., ve Akca, Ü. (2022). Bauman’ın sosyolojisi ve bazı temel kavramları. 8gen-ART, 2(1), 16-31.
Allport, G. W. (1954). The Nature of Prejudice. Addison-Wesley.


