Pazar, Nisan 26, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

“Sadece Beş Dakika Daha”: Erteleme Davranışımızın Psikolojik Kökenleri ve Çözüm Yolları

Vize haftası yaklaşıyor, masanızın üzerinde okunmayı bekleyen kalın makaleler, yazılması gereken raporlar duruyor ve siz… birdenbire odanızı dip köşe temizleme ihtiyacı hissediyorsunuz. Veya “sadece beş dakika bakıp çıkacağım” diyerek elinize aldığınız telefonunuzda saatlerce sosyal medya akışında kaybolduğunuzu fark ediyorsunuz. Tanıdık geldi mi? Bir psikoloji öğrencisi olarak bu durumu sadece ders kitaplarında teorik olarak okumuyor, ne yazık ki bizzat kendi öğrencilik hayatımda da sık sık deneyimliyorum. Toplumumuzda ve hatta kendi iç sesimizde, “erteleme” (procrastination) davranışını genellikle basit bir tembellik, disiplinsizlik ya da zaman yönetimi sorunu olarak etiketlemeye çok eğilimliyiz. Oysa işin arka planına, insan beyninin işleyişine ve duygusal dünyamıza baktığımızda tablonun çok daha karmaşık, derin ve aslında son derece insani olduğunu görüyoruz. Bu yazıda, erteleme alışkanlığımızın altında yatan psikolojik dinamikleri ve bu yıpratıcı döngüden nasıl çıkabileceğimizi kendi gündelik hayatımızdan örneklerle inceleyeceğiz.

Duygu Regülasyonu ve Beynin Çatışması

Erteleme davranışı, yüzeyde bir zaman yönetimi problemi gibi görünse de psikolojik açıdan temelinde aslında bir duygu regülasyonu problemi yatmaktadır. Karşımızda stresli, sıkıcı, zor, karmaşık ya da sonucu belirsiz bir görev olduğunda, beynimiz bu durumu adeta bir “tehdit” olarak algılar. Evrimsel süreçte hayatta kalmamızı sağlayan, beynimizin duygu ve anlık hazlardan sorumlu bölümü olan limbik sistem, o anki stresten kaçmak için anında devreye girer. Buna karşılık, uzun vadeli planlama, mantıksal kararlar alma ve dürtü kontrolünü sağlayan prefrontal korteksimiz daha yavaş çalışır. Masaya oturup o zorlu istatistik veya fizyolojik psikoloji ödevine başlamak yerine sevdiğimiz bir dizinin yeni bölümünü açmak, limbik sistemimizin o anki kaygıyla başa çıkmak için bulduğu anlık ve sahte bir kaçış yoludur. Akademik çalışmalara göre, erteleme davranışı gelecekteki hedeflerimiz pahasına kısa vadeli duygu onarımına (o an iyi hissetmeye) öncelik vermemizin bir sonucudur (Sirois & Pychyl, 2013).

Mükemmeliyetçilik ve Bilişsel Çarpıtmalar

Bunu gündelik hayata uyarlamak çok kolay. Düzenli spora başlamaktan kaçınmak, zor bir konuşmayı sürekli yarına bırakmak ya da sağlığımız için önemli olan bir doktordan randevu almamak… Hepsinin özünde o işin bizde yarattığı kaygı, yetersizlik hissi, başarısızlık korkusu veya basit bir can sıkıntısı yatar. Mükemmeliyetçilik de bu noktada çok büyük ve sinsi bir tetikleyicidir. Eğer bir işi kusursuz yapamayacağımızı düşünüyorsak, başarısızlıkla yüzleşmemek için hiç başlamamayı tercih ederiz. “Ya hep ya hiç” şeklindeki bu yaygın bilişsel çarpıtma, bizi harekete geçmekten alıkoyan en büyük zihinsel engellerden biridir. Kendi hayatımdan örnek vermem gerekirse; bazen bir ödevin giriş cümlesini “en etkileyici” şekilde yazmaya o kadar odaklanıyorum ki, boş bir Word belgesine bakarak saatlerimi heba edebiliyorum. Oysa hocalarımızın da sıkça hatırlattığı gibi, kötü bir ilk taslak, hiç yazılmamış hayali bir mükemmel taslaktan her zaman için daha iyidir.

Kendine Şefkat ve Değişim Süreci

Ayrıca, kendine şefkat (self-compassion) kavramının eksikliği de bu erteleme döngüsünü inanılmaz derecede besler. Bir işi ertelediğimizde genellikle kendimizi acımasızca eleştirir, iradesiz olduğumuzu düşünür ve yoğun bir suçluluk duyarız. İlginç ve paradoksal bir şekilde, araştırmalar erteleme sonrası kendini affeden ve kendine şefkat gösteren bireylerin, bir sonraki görevde erteleme davranışını çok daha az gösterdiğini ortaya koymaktadır (Wohl, Pychyl, & Bennett, 2010). Çünkü suçluluk duygusu psikolojik stresi artırır, artan stres de beynimizi o stresten kaçmak için yeniden o anlık kaçış yollarına (telefon, televizyon, atıştırmalıklar) iter.

Özetlemek gerekirse erteleme, bizim tembel veya başarısız olduğumuzun bir kanıtı değil; sadece o an hissettiğimiz zorlayıcı duygularla sağlıklı bir şekilde başa çıkamadığımızın bir göstergesidir. Beynimizin anlık rahatlama arzusuna yenik düşmemek için bu arka planı bilmek ve farkındalığa sahip olmak, değişimin ilk ve en büyük adımıdır. Bir dahaki sefere yapmanız gereken bir işten kaçtığınızı ve yönünüzü mutfağa ya da telefona çevirdiğinizi fark ettiğinizde kendinizi yargılamak yerine, bir an durup “Şu an bu görev bende hangi duyguyu uyandırıyor? Neden bundan kaçıyorum?” diye sorabilirsiniz. İşleri göz korkutucu devasa dağlar gibi görmek yerine küçük, yönetilebilir parçalara bölmek ve en önemlisi mükemmeli aramadan sadece eyleme “başlamak”, prefrontal korteksinizin direksiyonu yeniden eline almasını sağlayacaktır. Unutmayın, hiçbirimiz kusursuz işleyen robotlar değiliz; hepimiz bazen hayatın akışında zorlanıyoruz ve bu çok insani. Önemli olan, düştüğümüz bu duygusal tuzakların ardındaki mekanizmayı fark edip, kendimize karşı daha anlayışlı bir tavırla yeniden yola koyulabilmektir.

Yağmur Işınay
Yağmur Işınay
Yağmur Işınay, %100 İngilizce programda eğitim gören Sabahattin Zaim Üniversitesi Psikoloji bölümü öğrencisidir. Klinik psikoloji, adli psikoloji ve çocuklarla ilgili çalışmalar başta olmak üzere psikolojinin farklı alanlarına ilgi duymaktadır. Çeşitli gönüllülük projelerinde yer almış, özellikle çocuklarla ilgili deneyimler edinmiştir. Psychology Times’ta kaleme aldığı yazılarında, psikolojiyi günlük yaşamda anlaşılır bir dille sunmayı ve okuyucuların hayatına dokunabilecek içerikler üretmeyi amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar