Pazar, Nisan 26, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Görünmeyen Cepheler: Savaşın Küresel ve Kuşaklar Arası Psikolojik Etkisi

Savaşın sadece fiziksel sınırlarla ölçülebilen bir yıkım olduğu yanılgısı, modern psikolojinin “travma” fenomenini yeniden tanımlamasıyla geçerliliğini yitirmiştir. Günümüzde savaş, yalnızca barutun koktuğu yerde değil; bir ekranın ışığında, bir mültecinin bakışında veya bir önceki neslin suskunluğunda yaşamaya devam eder. “Savaşın travmasından uzakta mıyız?” sorusu, coğrafi bir koordinat sorusu olmaktan çıkıp derin bir psikolojik ve varoluşsal sorgulamaya dönüşmüştür.

1. Dijital Çağda İkincil Travmatizasyon: Ekrandaki Şarapnel

Geleneksel travma teorileri, bireyin olayı bizzat deneyimlemesi üzerine kuruluydu. Ancak Charles Figley (1995) tarafından literatüre kazandırılan “İkincil Travmatik Stres” (Secondary Traumatic Stress) kavramı, başkalarının acısına tanıklık etmenin de benzer psikolojik yıkımlara yol açabileceğini kanıtlamıştır.

Bugün sosyal medya, savaşın en ham ve filtresiz görüntülerini oturma odalarımıza taşıyor. Bessel van der Kolk, The Body Keeps the Score (Beden Kayıt Tutar) adlı kült eserinde, beynin “tehdit algılama” merkezinin (amigdala), tehlikeyi canlı izlemek ile bizzat yaşamak arasındaki ayrımı her zaman net yapamadığını vurgular. İzleyici, “tanık suçluluğu” (witness guilt) ve “çaresizlik” arasında sıkışırken, otonom sinir sistemi sürekli bir “savaş ya da kaç” modunda kalır. Bu durum, fiziksel olarak güvende olan bireylerde bile kronik yorgunluk, uyku bozuklukları ve duygusal küntleşme (numbing) gibi TSSB belirtilerinin görülmesine neden olur.

2. Epigenetik Miras: Ataların Korkusu Genlerimizde mi?

Savaşın uzağında olduğumuzu sandığımız anlarda bile, biyolojik mirasımız aksini söylüyor olabilir. Rachel Yehuda (2016) ve ekibinin Holokost mağdurları ile onların çocukları üzerinde yaptığı çalışmalar, travmanın “epigenetik” yollarla aktarıldığını bilimsel bir zemine oturtmuştur.

Araştırmalar, yoğun travma yaşayan bireylerde stres hormonu olan kortizol seviyelerindeki dengesizliğin ve genlerin ifade biçimindeki değişikliklerin (metilasyon), henüz o travmayı görmemiş olan sonraki nesillere aktarılabildiğini göstermektedir. Bu, şu anlama gelir: Bir önceki neslin yaşadığı savaş travması, bugünün bireyinde açıklanamayan bir anksiyete, “dünyanın tekinsiz olduğu” hissi veya düşük stres eşiği olarak tezahür edebilir. Dolayısıyla, savaş bitse bile biyolojik yankısı onlarca yıl süren sessiz bir frekans gibi yayılmaya devam eder.

3. Sarsılan “Adil Dünya” İnancı ve Ontolojik Güvensizlik

Psikolog Melvin Lerner’ın 1980’lerde geliştirdiği “Adil Dünya Hipotezi” (Just World Hypothesis), bireylerin akıl sağlığını korumak için “iyi şeylerin iyilerin, kötü şeylerin ise kötülerin başına geldiğine” dair içsel bir inanç taşıdığını savunur. Savaşın yarattığı anlamsız yıkım ve masumların katledilmesi, bu temel savunma mekanizmasını paramparça eder.

Judith Herman, Trauma and Recovery (1992) adlı eserinde, travmanın en büyük zararının bireyin “bağ kurma ve güvenme” kapasitesine olduğunu belirtir. Savaş haberlerine maruz kalmak, bireyde şu varoluşsal soruları tetikler: “Eğer bu kadar büyük bir kötülük cezasız kalabiliyorsa, benim yarınım ne kadar güvende?” Bu durum, ontolojik güvensizlik olarak adlandırılan ve kişinin varoluşunun temelini sarsan bir boşluk hissi yaratır. Mesafe ne kadar uzak olursa olsun, insanlığın ortak vicdanına açılan her yara, bireyin kendi dünyasındaki güvenlik algısını da zedeler.

4. Kolektif Bellek ve Empati Yorgunluğu

Savaşın uzağında kalma çabası, bazen “empati yorgunluğu” (compassion fatigue) denilen bir savunma duvarına çarpar. Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak (2003) kitabında, sürekli şiddet görüntülerine maruz kalmanın bizi duyarsızlaştırabileceği konusunda uyarır. Bu duyarsızlaşma aslında ruhun bir hayatta kalma çabasıdır; ancak bu çaba, bireyi toplumsal gerçeklikten kopararak yabancılaşmaya sürükler.

Toplumlar, savaşları sadece siyasi sonuçlarıyla değil, yarattığı kolektif yas süreciyle hatırlar. Vamık Volkan’ın “seçilmiş travma” kavramıyla açıkladığı üzere, bir toplumun yaşadığı büyük bir yıkım, nesiller boyu o grubun kimliğinin bir parçası haline gelir. Sınır komşumuzda veya dünyanın öbür ucunda gerçekleşen bir savaş, göç hareketleri ve ekonomik dalgalanmalar yoluyla bizim “mikro-evrenimize” sızdığında, travmanın uzağında kalmak imkansızlaşır.

Sonuç: Sınırları Yeniden Çizmek

Savaşın travmasından coğrafi olarak uzak olabiliriz, ancak psikolojik, biyolojik ve varoluşsal olarak o devasa ağın içindeyiz. Travmadan “kaçmak” yerine, onu “anlamlandırmak” ruhsal direnç (resilience) için en kritik adımdır.

Bu farkındalıkla şunları sormalıyız:

  • Kendi stres tepkilerimizde geçmiş nesillerin veya dış dünyanın ne kadar payı var?

  • Haber tüketimimizi “bilgi alma” seviyesinde mi tutuyoruz, yoksa “duygusal istismar” seviyesine mi taşıyoruz?

  • Çaresizlik hissini kırmak için dayanışma ağlarının neresinde duruyoruz?

Sonuç olarak; travma, zaman ve mekân tanımaz. Ancak bilinçli farkındalık, sağlıklı sınır koyma becerisi ve toplumsal empati, bu görünmez cephede ruhumuzu koruyan en güçlü kalkanlardır.

berktuğ atalay
berktuğ atalay
Berktuğ Atalay, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Psikoloji alanında lisans eğitimini sürdürmektedir. Ayrıca Türkiye Vücut Geliştirme, Fitness ve Bilek Güreşi Federasyonu bünyesinde gerçekleştirilen eğitimler ile antrenörlük belgesini almıştır. Bir dönem aktif olarak antrenörlük yapmıştır. TÜBİTAK 2209-A programı ile spor ve egzersiz psikolojisi alanında bir çalışma yapmıştır. Staj geçmişi ile de klinik psikoloji alanında deneyim kazanmıştır. Devam eden akademik çalışmaları ise klinik, spor ve egzersiz psikolojisi üzerine yoğunlaşmaktadır. Daha öncesinde farklı platformlarda nöropsikoloji, egzersiz psikolojisi üzerine yazılar yazmıştır. Kariyerine hem akademisyen olarak hem de antrenör olarak devam etmek isteyen Berktuğ Atalay nöropsikoloji, klinik, spor ve egzersiz psikoloji alanlarında eğitim almak ve antrenörlük derecesini yükseltmeyi planlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar