Evlilik iki kişiliktir; üçüncü kişi kapıdan içeri girdiğinde, bağ biraz daha dışarı çıkar.
Sevgili okurlarım, şimdiye dek yazdığım satırlar daha çok bireye ve onun psikolojisine hitap ediyordu. Bu kez çift ilişkisini ele alıp, bunu birey ve aile yapısı perspektifinden değerlendirmek istiyorum.
Evlilik, iki kişinin sadece birbirini sevmesi değil; aynı zamanda kendi küçük dünyalarını kurmasıdır. Kurulan bu dünyanın içinde mahremiyet, sınırlar, saygı, sevgi ve güven vardır. Bu ilişki örüntüleri zedelendiğinde çatışmalar yaşanır. Zaman zaman yaşanan çatışmalar, ikili ilişkilerin kaçınılmaz bir parçasıdır. Çatışmanın varlığı başlı başına sağlıksızlık göstergesi değildir. İnsanın olduğu her yerde fikir ayrılıklarının olması son derece doğaldır. Burada sağlıksız olan, çatışmaların yönetilememesi ve onarılamamasıdır. Unutulmamalıdır ki sağlıklı aile, çatışma yaşamayan aile değil; çatışmaları yönetebilen ve onarabilen ailedir. Peki çatışmalar yönetilemediğinde ne olur? Çoğu zaman çiftler çözümü birbirinde değil, üçüncü bir kişide aramaya başlar.
Üçüncü Kişi ve Haklı Görülme Arzusu
Eşlerin üçüncü bir kişiye yaşanan çatışmayı anlatma ihtiyacı genellikle sorunu çözmekten çok, haklı görülme ve anlaşılma arzusundan doğar. Kişi kendini yalnız hissetmek istemez; duygusal olarak desteklenmek ister. Bu oldukça insani bir ihtiyaçtır. Ancak bu ihtiyaç karşılanırken, çoğu zaman ilişkinin sınırları fark edilmeden ihlal edilir. Çünkü her anlatım, sadece bir rahatlama değil; aynı zamanda eşe dair bir temsil üretir. Ve o temsil, dinleyenin zihninde kalıcı bir iz bırakır. Çift barışır; ama dinleyen unutmaz. Burada önemli olan yalnızca anlatan kişinin niyeti değildir; dinleyen kişinin konumu da belirleyicidir. Eğer çatışmanın anlatıldığı kişi sağlıklı düşünebilen, duygusal olarak dengeli ve sınır farkındalığı olan biriyse, “avukat” rolüne girmez. Taraf tutarak yangına körükle gitmez. Çünkü taraf olmak kolaydır. Zor olan, ilişkiyi koruyan bir yerde durabilmektir. Sağlıklı bir dinleyici, anlatılanı körü körüne onaylamak yerine şunu yapar: Duyguyu anlar ama eşe saldırmaz. Haklılık dağıtmaz, düşman üretmez. “Sen haklısın, o haksız” demek yerine, “Bu durumu eşinle nasıl konuşabilirsin?” diye sorar. Bu çok kritik bir farktır. Çünkü avukat rolüne giren kişi, çatışmayı çözmez; tarafları keskinleştirir. Oysa ilişkiyi gözeten bir dinleyici, üçüncü kişi olmayı reddeder ve sorumluluğu yeniden çifte bırakır. Sağlıklı bir destek, eşe karşı cephe almak değildir. Sağlıklı destek, çiftin kendi içinde konuşabilmesini teşvik etmektir. Aksi halde dinleyen kişi, farkında olmadan evlilik sisteminin bir parçası hâline gelir ve çiftin problem çözme kapasitesini zayıflatır.
Güven Kırılması ve Savunmasızlık
Tüm bunların dışında bir de madalyonun diğer yüzü var. Şikayet edilen eş ne hisseder? Bir çatışmanın üçüncü bir kişiye anlatıldığını öğrenmek karşı taraf için büyük bir güven kırılması yaratır. Unutmayalım ki evlilikte güven, sadece sadakatle ilgili değildir. Aynı zamanda ”çiftlerin arasında kalması gerekenlerin korunması” ile ilgilidir. Şikayet edilip üçüncü kişinin kafasında varsayımlarının oluştuğunu düşünen eş, incinmenin etkisiyle eşine karşı öfke hissedip mesafe koyabilir. Daha da önemlisi, eş kendini savunmasız hisseder. Çünkü anlatılan hikayede yalnızca bir taraf vardır. O hikayede eşin kendi sesi, duygusu, gerekçesi ve bakış açısı yoktur. Bu durum kişide haksız temsil edilme hissi yaratabilir.
Sözde Arabuluculuk ve Müdahale
Bazen üçüncü kişiler yalnızca dinlemekle kalmaz ; çatışma sürecine aktif olarak dahil olur. ” Arabuluculuk yapıp bu durumu düzeltelim.” diyerek evlilik dinamiğinin içine girerler. İlk bakışta iyi niyetli görünen bu girişim, çoğu zaman taraf tutma davranışına dönüşür. Gerçek arabuluculuk tarafsızlık gerektirir. Oysa duygusal olarak yakın olunan birine karşı tamamen nötr kalmak çoğu zaman mümkün değildir. Üçüncü kişi arabulucu rölünü üstlendiğini düşünürken bir tarafı haklı, diğer tarafı haksız konumuna yerleştirebilir. Bu durum şikayet edilen eşte oldukça olumsuz duygular uyandırır; kişi kendini adeta bir “mahkeme ortamında” hissedebilir. Ayrıca dışarıdan birinin evlilik sınırlarının içine girmesi, eşte ”Bizim ilişkimizi artık biz yönetmiyoruz.” hissini doğurabilir. Bu da kontrol duygusunu tetikler.
Burada göz ardı edilmemesi gereken bir başka önemli noktanın daha olduğunu düşünüyorum: Aile sorunlarımızı anlattığımız üçüncü kişinin niyeti her zaman tamamen iyi olmayabilir. Bazen anlatılan kişi, eşinizi içten içe sevmiyor olabilir. Bu nedenle üçüncü kişinin yaptığı yorumların her zaman tarafsız ve gerçekçi olduğu varsayılmamalıdır. Çünkü yapılan her yorum, o kişinin kendi filtresinden geçerek şekillenir. Ve burada tehlikeli bir psikolojik süreç başlar: Anlatan eş, duyduğu yorumları mutlak gerçek gibi içselleştirebilir. Zamanla eşine dair algısı, üçüncü kişilerin bakışıyla şekillenmeye başlar. Bu durum evlilik içinde etiketlemelere zemin hazırlayabilir.
Profesyonel Destek ve Sağlıklı Sınırlar
Aile danışmanlığı perspektifinden bakıldığında sağlıklı sınır şu şekilde çizilir: Üçüncü kişi, evlilik sisteminin içine girmemeli; sistemin dışında kalmalıdır. Yani hakem, karar verici ya da yönlendirici olmamalıdır. Duyguyu tutabilir ama ilişkiyi yönetmemelidir. Bazen en sağlıklı seçenek, yakın çevre yerine profesyonel bir destek alanına başvurmaktır. Çünkü bir terapist taraf tutmaz; ilişki dinamiğini görür. Ama aile üyeleri ve yakın arkadaşlar çoğu zaman ilişkiyi değil, kişiyi korur.
Bazı meseleler dışarı anlatıldığında büyür, içeride konuşulduğunda iyileşir. Belki de evliliğin en temel sınavı öfkeliyken bile ilişkiyi, sınırları ve mahremiyeti koruyabilmektir. Unutmayalım ki, evlilik iki kişiliktir. Üçüncü kişi kapıdan içeri girdiğinde, bağ biraz daha dışarı çıkar. Çünkü bazı çatışmalar konuşuldukça değil; doğru yerde konuşuldukça iyileşme sağlanır.


