Giriş
Kültürün sözlük anlamı kabaca insanlığın ürettiği her türlü maddi ve manevi ögeler ve onların kuşaklar arası aktarımını ifade eder. Kültürün tanımındaki en önemli nokta onun nesiller arasında aktarılıyor, dönüşüyor ve değişiyor olduğudur. Bunun yanı sıra tarih boyunca genel kabul gören görüş kültürün insana özgü bir şey olduğu ve onun tamamen beşeri (doğa dışı) olduğu yönündeki iddiadır. Medeniyetin geldiği nokta düşünüldüğünde (modern bilim, sanat, felsefe, folklor vb.) bu iddia oldukça açık görünse de kültürün (yani bütün insanlık deneyiminin) beşeri (doğa dışı) olduğu iddiası pek çok noktada oldukça sorunlu ve aksine aslında doğada doğal olmayan (kültür de dahil) hiç bir şeyin olmadığına dair felsefi, sosyolojik ve psikolojik pek çok kanıt olduğunu söylesem abartmış olmam. Hadi gelin bu konuyu daha detaylı inceleyelim.
Göklerden Gelen Ziyaretçi
Başta Etoloji (hayvan davranışları bilimi) ve Entomoloji (böcek bilimi) olmak üzere canlı davranışlarını inceleyen ve pek çoğunu (neredeyse her şeyi) son derece tatmin edici şekilde açıklamayı başaran modern bilimsel metodoloji ve bu alandaki konsensus (görüş birliği) bu canlıların ve onlara ait bilişsel ve davranışsal her türlü fenomenin tamamen doğal olduğu yönünde. Bu konsensusun oluşmasındaki en büyük sebep bizim, incelediğimiz canlıların davranışlarını açıklayabilecek güçlü kuramlar oluşturabilmemiz ve bu canlıların çoğu zaman (neredeyse her zaman) medeniyetimizden (şehirlerimizden) uzakta doğada gerçekleşen fenomenler olması.
İnsan davranışlarını açıklamaya çalıştığımızda ise psikoloji bilimi, insan bilişini ve davranışını çok fazla etkileyen ve diğer canlı davranışı bilimlerinde olduğu gibi güçlü kuramlar geliştirmemizi zorlaştıran “kültürün” büyük oranda insanın doğadan izole görünen yaşam alanları olan şehirlerde var olmasından dolayı insan davranışlarını diğer canlılardan ayrı bir kategoriye sokmaya dair anlaşılabilir bir eğilimimiz oluyor. Ama burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Kültürün ve bununla beraber pek çok insan davranışının beşeri olduğunu (doğal olmadığını) düşünmemizin temel sebeplerinden birini onun çok karmaşık olması ve nasıl değiştiğinin ve insanı nasıl etkilediğine dair öngörü gücümüzün zayıf olması.
Karınca Kolonisi ve İnsanlık
Bir karınca kolonisini hayal edin. Kraliçeden ve işçi karıncalardan oluşan, tüm üyelerinin davranışları tahmin edilebilir ve açıklanabilir olduğunu bildiğimiz bir karınca kolonisi. İşte düşünce deneyi tam da burada başlıyor. Bizim bilimimizden çok daha gelişmiş bir bilime sahip ve çok ileri seviye bir uzaylı medeniyeti düşünün. Bu medeniyet öyle gelişmiş olsun ki bizi incelemek için bize hiç farkettirmeden tüm dünyayı ve insanlık medeniyetini gözleme ve inceleme olanağına sahip olduklarını düşünün. Bütün karmaşıklığına rağmen insan davranışını ve bilişini (kültür de buna dahil) kusursuz bir şekilde açıklayabilecek kuramlara sahip oldukları bir senaryoda bizi (insanlığı) dünyadaki diğer canlılardan farklı bir kategoriye koymaları için bir sebep kalır mıydı? Bizi doğadan izole bir topluluk olarak mı yoksa diğer canlılardan görece daha karmaşık davranışlara ve bilişe sahip bir topluluk olarak mı görürlerdi? Bizi bizim karınca kolonisini gördüğümüzden daha farklı görürler miydi?
Bu düşünce deneyi kültürün (bütün insan davranışlarının) diğer canlıların sahip olduklarından daha karmaşık olmasına rağmen hala doğal ve doğanın bir parçası olduğu gerçeğini yeniden hatırlamak için oldukça etkileyici bir örnek. İnsanlık tarih boyunca kendini evrenin merkezine koydu ve modern bilimin bulguları geliştikçe bu algıda zaman içinde değişti. Muhtemeli biz de düşünce deneyinde bahsettiğimiz medeniyet gibi karmaşık insan davranışlarını ve kültürünü açıklamayı başardığımızda insanlık kendini doğadan ayrı bir yerde görmek için kullandığı son kozunu da kaybedecek.
Hayvanlarda Kültürel Aktarım
Kültürün diğer canlılarda bulunmadığını onun insana has ve beşeri bir fenomen olduğuna dair iddianın en kuvvetli argümanı ise doğada genetik etkenlerle oluşmayan, bir nesil içinde biyolojiden bağımsız olarak üretilen ve gelecek nesillere aktarabilen davranış setlerine sahip tek canlının insan olduğudur. Ama bunun da pek öyle olmadığına inanmak için yeterli delilimiz var gibi görünüyor.
İlk olarak çok yakın zamanda kaybettiğimiz ünlü primatolog Jane Goodall’ın keşfettiği bir şempanze grubunun türdeşlerinden farklı olarak geliştirdikleri alet kullanım becerilerini bir sonraki nesillere sosyal öğrenme yoluyla aktardığı ve tür içindeki gruplar arasında alet kullanma tekniklerinin değişmesi, kültürün insana özel olduğuna dair hatalı hipotezi çürüten en büyük keşiflerden biri. Bunun yanı sıra başka bir ünlü primatolog Frans de Waal’ın primat topluluklarında kavgalar sonrası farklı barışma stratejileri kullandığı ve bunun sosyal öğrenme yoluyla aktarıldığına dair yapılan gözlemler kültürün insana özel bir şey olmadığını gözler önüne seren son derece önemli ve düşündürücü gözlemler.
Primatların insanların evrimsel olarak yakın akrabaları olduğu ve kültürün sadece insana özel olmasa bile primatlara özel olabileceğine dair bir fikir aklınızdan geçmiş olabilir ama çok da şaşırtıcı olmayacak bir şekilde bu iddiada pek doğru değil. Bu alandaki diğer ilginç keşiflerden biri ise bazı balık türlerinde görülen avlanma stratejilerinin bile gruplar arasında değişebildiğini ve grup içinde taklit yoluyla öğrenilip bir sonraki nesillere aktarılabildiğinin gözlenmesidir.
Sonuç
İnsan kültürü ve davranışı her ne kadar karmaşık ve açıklaması zor olsa da doğanın bir parçası ve ondan bağımsız düşünülmesi için makul bir gerekçe yok gibi görünüyor. Psikoloji her ne kadar karmaşık insan davranışlarını açıklamaya çalışan bir bilim olsa da onu diğer bilimlerden ayıran (fizik, biyoloji, kimya) tek şey incelemeye ve açıklamaya çalıştığı şey; bunun dışında bu bilimler arasında var olan bazı metodolojik farklılıklar olsa da bilimlerin yaptığı şey en temelde doğada olanları doğadan hareketle açıklamaya çalışmak. Kültür, genetik evrimin yanında işleyen ikinci bir doğal seçilim süreci olarak, insan davranışını şekillendiren genetik olmayan fakat doğal bir kalıtım sistemidir. Bu perspektiften bakıldığında, medeniyet dediğimiz yapı aslında biyolojik kökenlerimizin evrimsel bir uzantısıdır.


