Bireylerin yaşamları boyunca benzer ilişki dinamiklerini tekrar tekrar deneyimlemesi, psikolojide yalnızca bireysel tercih meselesi olarak ele alınmaz. Tam aksine bu tekrarlar; erken dönem yaşantılar, bilinçdışı süreçler, bağlanma stilleri ve bilişsel şemalarla şekillenen karmaşık bir psikolojik yapının ürünüdür. Kişi farklı partnerlerle ilişki kurduğunu düşünse bile, yaşanan duygusal çatışmaların ve ilişki sonuçlarının benzer olması önemli bir detaydır. Bu benzerliğin oluşmasına etki eden birçok faktör vardır.
Bağlanma Stilleri
Bağlanma kuramı, bireyin çocuklukta bakım verenle kurduğu ilişkinin, yetişkinlikteki romantik ilişkiler için bir “duygusal harita” oluşturduğunu savunur. Bu harita, bireyin yakınlığa verdiği tepkileri, terk edilme algısını ve ilişki içindeki davranışlarını belirler.
Örnek: Kaygılı bağlanma stiline sahip bir birey, ilişkilerinde yoğun ilgi ve onay ihtiyacı hisseder. Bu kişi çoğu zaman duygusal olarak mesafeli ya da tutarsız partnerlere yönelir. Partnerin geç yanıt vermesi, ilgisinin azalması ya da belirsiz davranması, bireyin terk edilme şemasını tetikler. Buna rağmen ilişki sürdürülür çünkü bu belirsizlik, çocuklukta yaşanan “sevgi için çaba gösterme” deneyimine benzer bir duygusal atmosfer yaratır.
Kaçıngan bağlanma stiline sahip bireylerde ise tam tersi bir örüntü görülür. Bu bireyler duygusal yakınlık arttığında rahatsızlık hisseder ve genellikle yoğun duygusal beklentileri olan partnerlerle ilişki kurarlar. Bu durum, kişinin “yakınlık tehlikelidir” inancını sürekli doğrular ve aynı ilişki döngüsü tekrar eder.
Bilinçdışı Süreçler
Freud’un tanımladığı tekrar zorlantısı, bireyin geçmişte çözümlenememiş duygusal deneyimleri bilinçdışı düzeyde tekrar etme eğilimini ifade eder. Buradaki tekrar, iyileşme amacı taşımaz; aksine birey, tanıdık olanı yeniden ortaya çıkarır.
Örnek: Çocukluk döneminde duygusal olarak ihmal edilmiş bir birey, yetişkinlikte duygusal olarak ulaşılması zor partnerlere yönelir. Bu kişi, bilinçdışı olarak bu kez “farklı davranırsam sevileceğim” inancıyla hareket eder. Ancak partner değişse bile senaryo değişmez; kişi yine duygusal olarak karşılık alamadığı bir ilişkide kendini bulur.
Bu tekrar, bireyin geçmişte alamadığı duygusal karşılığı bu kez alabileceği umuduyla ilişkiye tutunmasına neden olur. Ancak çözülmeyen içsel çatışma, her yeni ilişkide kendini yeniden üretir.
Bilişsel Şemalar
Bilişsel yaklaşıma göre birey, erken yaşantılar sonucunda kendisi ve başkaları hakkında temel inançlar geliştirir. Bu inançlar, ilişkilerde nasıl davrandığını ve kimi seçtiğini doğrudan etkiler.
Yaygın ilişki şema örnekleri şunlardır: “Terk edilirim.” , “Sevilmek için fedakârlık yapmalıyım.” , “İhtiyaçlarımı söylersem kaybederim.” ,“Yakınlık acı getirir.”
Örnek: “Değerli değilim” şemasına sahip bir birey, kendisine iyi davranan bir partneri “fazla sıradan” ya da “heyecansız” olarak algılayabilir. Buna karşın eleştirel, mesafeli ya da tutarsız bir partner, bireyin içsel şemasını doğruladığı için daha çekici gelir. Bu durum, sağlıklı ilişkilerin erken dönemde sonlanmasına ve problemli ilişkilerin uzun süre devam etmesine yol açar.
Duygusal Alışkanlık ve Tanıdıklık Yanılgısı
Psikolojik açıdan tanıdık olan, her zaman güvenli değildir. Ancak birey, bildiği duygusal ortamı “normal” olarak algılar. Çocuklukta yoğun stres, belirsizlik ya da duygusal dalgalanma yaşamış bireyler için sakin ve dengeli ilişkiler yabancı hatta rahatsız edici olabilir.
Örnek: Sürekli tartışmanın olduğu bir aile ortamında büyüyen birey, yetişkinlikte çatışmasız bir ilişkiyi “duygusuz” olarak nitelendirebilir. Buna karşın yoğun iniş çıkışların olduğu ilişkiler daha “gerçek” hissettirir. Böylece kişi, farkında olmadan kaotik ilişkileri tekrar tekrar seçer.
Değişimin Zor Gelmesi
İlişki örüntülerini değiştirmek, yalnızca partner değiştirmek anlamına gelmez. Bu değişim, bireyin kendilik algısını, sevgi anlayışını ve duygusal sınırlarını yeniden yapılandırmasını gerektirir. Tanıdık ilişki kalıpları, acı verse bile bireye psikolojik bir süreklilik hissi sağlar.
Örnek: “Ben hep fazla sevenim” kimliğiyle özdeşleşmiş bir birey, dengeli bir ilişkide kim olduğunu bilemeyebilir. Bu belirsizlik, kişiyi yeniden eski ilişki kalıplarına çeker.
Sonuç ve Öneri
Özetle, bir bireyin sürekli benzer ilişkiler yaşaması, tesadüfi değil; öğrenilmiş, içselleştirilmiş ve çoğu zaman bilinçdışı süreçlerin bir sonucudur. Bu döngünün kırılabilmesi için bireyin yalnızca karşısındakini değil, kendi ilişki içindeki rolünü de sorgulaması gerekir. Psikolojik değişim, “neden hep aynı insanlara çekiliyorum?” sorusundan çok, “ben bu ilişkide hangi duyguyu yeniden yaşıyorum?” sorusuyla başlar. Bağlanma biçimlerinin ve erken yaşam deneyimlerinden kaynaklanan ilişki inançlarının fark edilmesi gerekir.
İlişkilerde yaşanan sorunların yalnızca partnerin davranışlarıyla açıklanması, bireyin kendi rolünü görmesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle kişinin, kendisine tanıdık gelen ilişki biçimleri ile psikolojik açıdan daha sağlıklı olanları ayırt edebilmesi değişim sürecinde önemli bir adımdır. Duygusal ihtiyaçların açık ve net bir şekilde ifade edilmesi, ilişkilerde tekrar eden çatışmaların azalmasına katkı sağlar. Ayrıca, bu tekrar eden ilişki örüntülerinin çoğu farkında olunmayan psikolojik süreçlerle bağlantılı olduğundan, psikolojik danışmanlık ya da terapi desteği bu döngülerin anlaşılması ve daha sağlıklı ilişkiler kurulması açısından etkili bir yol sunmaktadır.


