“Canım sıkkın, tatlı yemek istiyorum.” “Stresliyken atıştırmadan duramıyorum.” “Mutsuzken iştahım tamamen kesiliyor.” “Kutlama yemeği yiyelim.”
Bu cümleler neredeyse hepimize tanıdık gelir. Yoğun bir günün sonunda çikolata aramak, tartışmadan sonra buzdolabının kapağını açmak ya da kötü bir haber aldığımızda boğazımızdan lokma geçmemesi aslında tesadüf değildir. Çünkü beslenme yalnızca bedenin ihtiyacı değildir. Aynı zamanda ruhsal alanın da kendini düzenlenme biçimlerinden biridir. Ne yediğimiz, ne zaman yediğimiz, ne kadar yediğimiz çoğu zaman mideyle değil, duygularla ilgilidir.
Biyolojik ve Duygusal Mekanizmalar
Nörolojik olarak baktığımızda, duygular, sinir sistemi ve hormonlar üzerinden iştahı doğrudan etkiler. Stres anında salgılanan kortizol hormonu bazı kişilerde iştahı artırır, özellikle şekerli ve yağlı gıdalara yönelimi güçlendirir. Bunun nedeni, bu besinlerin beyinde serotonin ve dopamin gibi “iyi hissettirici” nörotransmitterleri artırmasıdır. Bu maddeler kısa süreli rahatlama, gevşeme ve haz sağlar. Bu yüzden sınavdan çıkan bir öğrencinin, yoğun bir nöbetten çıkan bir sağlık çalışanının ya da bütün gün çocukla uğraşan bir ebeveynin akşam kendini atıştırırken bulması çok yaygındır.
Bazı kişilerde ise tam tersi olur. Yoğun kaygı, üzüntü, yas ya da şok durumlarında iştah baskılanır. Otonom sinir sisteminin “kaç-savaş-donakal” tepkisi devreye girer; beden hayatta kalmaya odaklanır, sindirim ikinci plana atılır. “Boğazım düğümlendi, yemek yiyemiyorum” ifadesi tam olarak bu fizyolojik durumu anlatır.
Davranışsal Örnekler ve Anlamları
Yalnız yaşayan biri akşam eve geldiğinde televizyon karşısında sürekli bir şeyler atıştırabilir. Aslında aç değildir; gün boyu kimseyle temas etmemiş olmanın yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyordur. Başarılı bir iş görüşmesinden sonra kendini pasta ile ödüllendiren biri, yemeği bir “takdir ve şefkat” sembolü olarak kullanıyordur. İlişkisinde terk edilme korkusu yaşayan biri, tartışma sonrası kontrolsüzce yiyerek içindeki kaygıyı bastırmaya çalışıyordur. Bazı insanlar ise duygusal olarak bunaldığında iştahını tamamen kaybeder; bu da bedeni kapatarak, duyguyu askıya alarak baş etmeye çalışmanın bir yoludur.
Erken Dönem Ve Bilinçdışı Bağlantılar
Bu noktada psikanalitik kuram bize çok temel bir anahtar sunar. Freud’a göre insanın ilk haz ve doyum deneyimi ağız yoluyla yaşanır. Bebek doğar doğmaz hayatta kalabilmek için anne memesini emer. Fakat bebek için emmek sadece karnını doyurmak değildir; aynı zamanda sakinleşmek, güvende hissetmek, anneyle bağ kurmak ve yatışmaktır. Bebek ağladığında memeye ya da biberona kavuşur ve bedensel olduğu kadar ruhsal olarak da rahatlar. Bu nedenle ağız bölgesi, bilinçdışında “beslenme, sevgi, güven ve rahatlama” ile eşleşir.
Freud bu döneme “oral dönem” adını verir. Eğer bu dönemde yeterince yatıştırılma, düzenli bakım ve duygusal temas yaşanırsa, kişi ileriki yaşamında ihtiyaçlarını daha dengeli yollarla düzenleyebilir. Ancak erken dönemde bakım verenin eksikliği, tutarsızlık ya da aşırı doyurma yaşanmışsa burada bir takılma vardır. Yani ağız yoluyla haz alma davranışı ileriki yaşlarda da bir baş etme yolu olarak kalabilir. Örneğin sigara tiryakilerinin stresliyken sigara içmesi, sürekli sakız çiğnemek, tırnak yemek ya da aşırı yemek bu yüzden sık görülür. Bilinçdışı düzeyde kişi, “Beni rahatlat, beni besle, beni tut” ihtiyacını ağız yoluyla karşılamaya devam eder.
Yeme Bozukluklarının Sembolik Dili
Aşırı yeme, psikanalitik bakışla, içsel boşluğu “iyi nesneyle doldurma” çabasıdır. Kişi bilinçdışı olarak kendine şunu söyler gibidir: “İçimde bir eksiklik var, onu bir şeyle doldurmalıyım.” Bu şey çoğu zaman yemektir. Özellikle sıcak, yumuşak, tatlı yiyecekler anne memesiyle ilişkilendirilen yatıştırıcı temsilleri çağrıştırır.
Yemekten kaçınma ise başka bir sembolik anlam taşır. Yemek almak, içeri almak, beslenmek aynı zamanda bağımlı olmak ve ihtiyaç duymak demektir. Bazı kişiler için bu, zayıflık ve kontrol kaybı anlamına gelir. Bu nedenle iştahı bilinçdışı olarak kapatmak, “Kimseye muhtaç değilim, bedenimi ve arzularımı kontrol ediyorum” mesajını taşır. Özellikle kendini suçlayan, cezalandıran ya da mükemmeliyetçi yapıda olan bireylerde bu eğilim daha belirgin olabilir. Bu özellikteki kişiler çok daha sert diyetler uygulayabilirler.
İyileşme Yolunda İlk Adım
Sonuç olarak şu anki beslenme düzenimiz, ruhsal dünyamızın çok erken dönemlerinden izler taşır. Açlık her zaman mideye ait değildir. Bazen sevgiye, bazen güvene, bazen görülmeye, bazen de sakinleşmeye aç oluruz. Çikolata arayan elimiz çoğu zaman şefkat arayan bir iç çocuğun sesidir. İştahı kapanan beden ise “Şu an duygularım fazla, sindiremiyorum” demenin biyolojik bir yoludur.
Psikolojik açıdan iyileşme, sadece sağlıklı beslenme listeleri yapmakla değil, şu soruyu sorabilmekle başlar: “Şu anda gerçekten neye açım?” Bazen cevap bir sandviçtir, bazen sarılmak, bazen dinlenmek, bazen de anlaşılmaktır. Beslenme davranışını bu gözle okumak, bedenle ruhsallık arasındaki dili çözmeye başlamak demektir.


