Bağlanma doğduğumuzdan itibaren annen babamız veya bize bakım veren kişiyle aramızda kurduğumuz ilişkinin temelini oluşturan kavramdır. Bu ilişki bizi duygusal açıdan pozitif ve bize yardım edici bakım verenle kurulan ilişkiyi temsil eder (Öztürk, 2002). Bebeğin erken dönemdeki sosyal ve duygusal gereksinimleri, merkezinde annenin bulunduğu bir bağlanma süreciyle tatmin edilir. Bu kritik süreçte temelleri atılan anne-çocuk ilişkisi, bireyin kişilik gelişiminde belirleyici bir rol oynar. Bu evrede kazanılan psikolojik nitelikler, yetişkinlikte de değişime karşı dirençli ve sabit kalır (Carver & Scheier, 1998, s. 281-282). Bağlanma sürecimiz her zaman güvenli bir zeminde inşa edilemeyebilir, bunun sebepleri ebeveyn bilgi eksikliği, ihmal, ilgisizlik gibi nedenlerle bugün de hepimizin birbirini etiketlediği farklı bağlanma çeşitlerimiz ortaya çıkar. Son zamanlarda bu kavramların popülerleşmesi herkesin bir yerde “Ben kaçınganım” “Ben de kaygılı bağlanıyormuşum!” demesine neden olurken bir zamanlar bu bağlanma stillerini hiç konuşmadığımız dönemlerde bu bağlanma durumlarımızın yansıması epey dikkat çekici olmuş diyebiliriz. Günümüzde de her aşk filminde veya dizisinde gözlemlesek de benimle daha eskiye 17. yüzyıla bir yolculuk yapacağız…
Geçmişin Hayaletleri ve Karar Mekanizması
Girişte de belirttiğimiz gibi, yetişkinlikte değişime karşı dirençli olan bu yapılar, Shakespeare’in Danimarka Sarayı’nda birer “hayalet” gibi dolaşır. Hamlet’in hikayesinde güvenli zemin, babasının ölümü ve annesinin ani evliliğiyle sarsılmıştır. Hamlet için bir ötekine güvenmek artık hayatta kalma stratejisiyle çelişen bir durumdur. Onun meşhur “To be or not to be” tiradı, aslında sadece bir varoluş sorgulaması değil; bir ötekine teslim olup olmama (bağlanma) sancısıdır. Geçmişin hayaletleri, Hamlet’in bugünkü ilişkisinde “güvenli bir liman” bulmasına engel olan en büyük bariyerdir.
Hamlet: Kaçıngan Bir Kale ve “Issız Adam” Savunması
Hamlet, klinik anlamda “Kaçıngan Bağlanma” stilinin prototipidir. Bu stile sahip bireyler, duygusal yakınlık derinleştikçe kendilerini baskı altında hissederek partnerlerini sert eleştirilerle veya sessizlikle kendilerinden uzaklaştırırlar. Hamlet’in Ophelia’ya “Seni manastıra göndermeli” diye haykırması, aslında modern bir “deaktivasyon” (duygusal sistemi kapatma) stratejisidir; tıpkı Issız Adam filmindeki Alper’in, Ada ile en mutlu anında bir anda yabancılaşması gibi. Bu davranışların altında yatan asıl neden sevgisizlik değil, bağımsızlığını kaybetme ve hayal kırıklığına uğrama korkusudur. Hamlet’in aslında en büyük isteği, annesi tarafından yıkılan “güven” köprüsünü yeniden kurmaktır; ancak o, korunmak için duygularını bir zırhın arkasına saklayarak kimsenin o kaleye girmesine izin vermez.
Ophelia: Kaygılı Bir Bekleyiş ve Görülme Arzusu
Ophelia ise “Kaygılı Bağlanma” stilinin hüzünlü bir yansımasıdır. Bu bireyler, partnerlerinden gelen en ufak bir soğukluğu veya belirsizliği “terk edilişin habercisi” olarak algılar ve yoğun bir onay arayışına girerler. Ophelia, Hamlet’in dengesiz tavırları karşısında sürekli “Ben ne hata yaptım?” sorusuyla boğuşur ve kendi gerçekliğini Hamlet’in bakışlarında aramaya çalışır. Modern dünyada partnerinin çevrimiçi olup mesaj atmamasını kişisel bir yıkım olarak algılayan veya sürekli ilgi talep eden davranışların kökeni de tam olarak budur. Ophelia’nın bu çırpınışlarının temelinde yatan asıl ihtiyaç “görülmek ve değerli olduğunu hissetmektir.” O, Hamlet’ten sadece bir sevgi sözcüğü değil, kendi varlığının onaylanmasını ve duygusal bir istikrar talep etmektedir.
Kaçan ve Kovalayan: Kaygılı-Kaçıngan Tuzağı
Hamlet ve Ophelia arasındaki ilişki, “Anxious-Avoidant Trap” (Kaygılı-Kaçıngan Tuzağı) dediğimiz kedi-fare oyununun en trajik örneğidir. Ophelia yakınlık aradıkça, Hamlet bunu bir “istila” olarak görür ve daha çok kaçar; Hamlet kaçtıkça Ophelia’nın panik hali artar ve daha fazla üzerine gider. Bu döngüde kaçıngan taraf “boğuluyorum” diyerek kapıları kapatırken, kaygılı taraf “beni bırakma” çığlığıyla kapıyı yumruklamaktadır. Aslında her iki tarafın da asıl isteği “güvende hissetmektir”; ancak biri bu güveni mesafede (Hamlet), diğeri ise aşırı yakınlıkta (Ophelia) aramaktadır. Bu paradoksal durum, tarafların birbirini sevmesine rağmen birbirlerinin en derin yaralarını tetikleyerek ilişkiyi bir savaş alanına çevirir.
Sonuç: Sahnedeki Replikleri Değiştirmek
Bağlanma stillerini bugün bu kadar popüler yapan şey, aslında hepimizin içindeki o “görülme” ve “güvende hissetme” ihtiyacıdır. 17. yüzyıldan bugüne sahneler, kostümler ve teknoloji değişse de ruhun savunma mekanizmaları baki kalır. Ancak psikolojik perspektif bize şunu hatırlatır: Bağlanma stilleri birer kader değil, farkındalıkla dönüştürülebilir öğrenilmiş davranışlardır. Hamlet ve Ophelia’nın trajedisi, kendi içsel hayaletlerini tanıyamamalarından geliyordu. Bugün bizler, “Ben kaçınganım” ya da “Ben kaygılıyım” etiketlerinin ötesine geçip, bu yapıların kökenini anladığımızda; sahnedeki o kederli sonu değiştirme ve daha güvenli bağlar kurma şansına sahibiz.
Kaynakça
Carver, C. S. ve Scheier, M. F. (1998). Perspectives on personality. Cambridge University Press. Öztürk, M. O. (2002). Ruh sağlığı ve bozuklukları. Nobel Tıp Kitabevleri.


