Bazı kadınlar büyürken bir şarkının sözleri gibi yaşar: “Ben böyleyim.” Bu söz, bir kaderden çok, yıllar önce ona öğretilmiş bir hayatta kalma biçimidir. Annenin kendi çocukluğunda geliştirdiği savunmalar, alışkanlıklar, acıdan türeyen güçlenme biçimleri onun ‘böyle’ olmasını sağlar. Ve çoğu zaman, bu görünmez miras kız çocuğunun dünyasına da sessizce aktarılır.
Bir anne, kendi çocukluğunda aldığı sevgi miktarı kadar sever; kendi çocukluğunda öğrendiği kadar korkar; ve kendi çocukluğunda yarım kalan duyguların gölgesinde büyütür çocuklarını. Onun doğruları, yanlışları, tepkileri hepsi birer kalıntıdır geçmişten arda kalan. Ne kadar canını acıtmış olursa olsun, ne kadar savaşmış olursa olsun, o duygu artık onun için tanıdık bir yuvaya dönüşmüştür. İnsan bazen en çok bildiği acının içinde nefes almayı öğrenir; çünkü bilinmezlik, eski yaraların sessizliğinden daha korkutucudur. Bu yüzden o da alışmıştır—kaçmak istediği şeyin içinde yaşamaya bile. Ve savaşın sonunda avuçlarının arasında kalan tek şey, o duyguya karşı verdiği o bitmek bilmeyen mücadeledir. Bu hikâyede ne bir kazanan vardır ne de bir kaybeden… Sadece bir çocuk ve kurtulmak isterken bile yanında taşımaya devam ettiği o eski, tanıdık yara.
İçsel Çocuğun İzleri
Psikolojide biz buna “içsel çalışma modeli” diyoruz. Yani bir çocuğun zihninde, sevgi, güven, terk edilme, görülme ve değer duygusuna dair ilk haritalar; bakım verenle kurulan erken ilişkiler aracılığıyla şekillenir. Bu haritalar, çocuğun yalnızca başkalarıyla nasıl ilişki kuracağını değil, kendisiyle olan iletişimini de belirler. Sevgi geldiğinde ne bekleyeceğini, kayıp karşısında nasıl tepki vereceğini ve zorlandığında kime ya da neye yaslanacağını bu içsel model fısıldar.
Bu yüzden bazı insanlar sevilirken bile tetiktedir; bazıları terk edilmeden önce uzaklaşır; bazılarıysa acıyı tanıdık bulduğu için huzuru yabancı hisseder. Çünkü zihin, bildiği duyguyu güvenli sayar, zararlı olsa bile. Ancak bu içsel çalışma modeli yalnızca zihinsel bir şema değildir. Zamanla bedenle birlikte edinilir, sinir sistemine yerleşir ve duygular kadar biyolojik tepkileri de şekillendirir. Yani çocuk, yalnızca neyi hissedeceğini değil, nasıl uyarılacağını da erken ilişkiler içinde öğrenebilir.
Biyolojik Yansımalar
Ancak bu haritalar yalnızca davranışlarla değil, bazen daha doğmadan bile şekillenmeye başlar. Anne kendi çocukluğunda çözemediği travmaları sadece duygusal olarak değil, biyolojik düzeyde de taşır. Nörobilim araştırmaları, yoğun stres, kaygı ya da travma yaşayan bir annenin bedeninde değişen hormon düzeylerinin—özellikle kortizolün—anne karnındaki bebeğin sinir sistemi gelişimini etkileyebildiğini gösteriyor. Bir annenin çocukluğunda yaşadığı yokluk, korku ya da duygusal ihmal yalnızca zihninde değil, bedeninde de bir iz bırakır; bu iz genleri değiştirmese bile onların ne zaman “açılıp kapanacağını” etkileyen epigenetik bir imzaya dönüşür.
Bu durumun literatürdeki en çarpıcı örneklerinden biri, II. Dünya Savaşı sırasında Hollanda’da yaşanan ve Dutch Hunger Winter olarak anılan dönemdir. Savaş koşulları nedeniyle hamile kadınların aylar boyunca ciddi açlık ve yoğun stres altında yaşadığı bu süreçte doğan çocuklar, yıllar sonra incelendiğinde ortak bir biyolojik örüntü sergilemiştir. Araştırmalar, bu bireylerde stres hormonlarının düzenlenmesinde rol oynayan genlerde epigenetik farklılaşmalar olduğunu; sinir sistemlerinin strese karşı daha hassas bir ayarla geliştiğini ortaya koymuştur.
Genetik yapı değişmemiştir; ancak annenin yaşadığı yokluk ve korku, çocuğa bir anlatı olarak değil, bir biyolojik başlangıç noktası olarak aktarılmıştır. İşte bu yüzden bir çocuk, daha dünyaya gelmeden annesinin kaygı tonuna, stres eşiğine, duygusal dalgalanmalarına biyolojik olarak aynalanmış bir halde doğabilir.
Nesiller Boyu Taşınan Travmalar
Travmalar ve psikolojik yatkınlıklar, yalnızca bireysel deneyimler olarak kalmaz; nesiller boyunca taşınabilen bir miras niteliği taşır. Anne ve hatta anneannenin yaşadığı 3. nesil öncesi stres, genlerin işleyişini değiştiren epigenetik işaretler bırakabilir ve bu izler yumurta veya sperm yoluyla toruna aktarılabilir. Rahim içindeki stres hormonları, inflamasyon düzeyi ve anne ile bebeğin bağlanma örüntüleri, fetüsün sinir sistemi ve duygusal tepkilerini şekillendirir; yani anneannenin travması bile torunda yüksek duyarlılık ve tetikte olma hali yaratabilir.
Bu biyolojik aktarım sadece kimyasal bir süreç değildir; aynı zamanda aile içi duygusal dil, bağlanma biçimleri ve savunma kalıplarıyla pekişir. Yine de bu miras değişmez değildir: güvenli ilişkiler, bilinçli ebeveynlik, farkındalık çalışmaları ve terapi, nesiller arası travma döngüsünü kırabilir, epigenetik işaretleri yeniden düzenleyebilir ve yeni bir başlangıç için fırsat sunar. Bu açıdan, travma yalnızca yaşanan bir olay değil, dönüştürülebilecek bir biyolojik ve duygusal miras olarak ele alınmalıdır.


