Antik Kıbrıs’ın tozlu atölyelerinden birinde, heykeltıraş Pygmalion fildişinden kusursuz bir kadın yonttu. Bu heykeli yonttuğunda aslında sadece bir sanat eseri değil, devasa bir “beklenti” inşa ediyordu. Bütün yüksek beklentilerini kendi yonttuğu heykele aktaran ve inanç ve beklentiyle dönüştüren bu heykeltıraş, bu tutkulu inancı ile mermeri ete kemiğe büründürecek kadar kararlıydı. Tanrıça Venüs bu sessiz çabaya karşılıksız kalamadı ve heykel canlanarak Pygmalion’un ideal kadını olan Galatea’ya dönüştü. Ve yüzyıllar sonra bize aktarılan bu mit bize şunu fısıldadı: İnanç ve beklentinin dönüştürücü gücü bir mermeri bile canlandırabilir ve onu istediğin hale dönüştürebilir. Ancak biz psikolog ve diğer sosyal bilimciler için bu efsane, yüzyıllar sonra laboratuvarlarda ve sınıflarda “Kendini Gerçekleştiren Kehanet” (Pygmalion Etkisi) adıyla karşımıza çıktı. Daha sonraları bu konu özelinde birçok farklı alanda ayrıntılı araştırmalar ve deneyler yapıldı. Gelin bu araştırmalara ve Kendini Gerçekleştiren Kehanet olgusuna biraz daha yakından bakalım.
Pygmalion etkisi diye de bildiğimiz Kendini Gerçekleştiren Kehanet, bireylerin kendilerine yönelik beklentilere uygun biçimde davranışlarını şekillendirdiği o büyüleyici psikolojik fenomendir. Kısa tanımıyla bu fenomen bir kişi hakkında beslenen olumlu ya da olumsuz her beklentinin, o kişinin performansını ve en önemlisi “öz-yeterlik” algısını doğrudan şekillendirdiğini anlatır.
Kendini Gerçekleştiren Kehanet: Beklentinin Görünmez Elleri
Bir bireye ya da gruba yönelik oluşturulan yüksek beklentiler o birey ya da grubun performansını gözle görülür biçimde yükseltirken düşük beklentiler tam tersi etki yaratır. Baktığımız zaman eğitim hayatımız bunun belirgin örneklerinin yaşandığı alanlardan biridir. Çocukluktan bu yana okul hayatında ya da ailede edindiğimiz ilk deneyim zamanlarında en kritik virajları, aslında bir başkasının zihnindeki “biz” tasarımıyla şekillendiririz.
Bu konuda özellikle okuldaki başarı performansını gözlemleyen Rosenthal ve Jacobson’un bir çalışması mevcuttur. Bu çalışmada, bir ilkokuldaki öğretmenlere rastgele seçilen bir grup öğrencinin “üstün zekalı” olduğu söylenerek yapay bir yüksek beklenti kurgusu oluşturulmuştur. Bu inançla hareket eden öğretmenler, süreç boyunca söz konusu öğrencilere farkında olmadan daha fazla sabır, teşvik ve nitelikli geri bildirim sunarak onlara karşı olan tutumlarını değiştirmişlerdir. Yıl sonunda yapılan testler sonucunda, sadece öğretmenlerin zihninde parlayacağı varsayılan bu öğrencilerin akademik başarılarında ve zekâ puanlarında diğer gruba oranla çok daha büyük bir artış görülmüştür. Öğretmenlerin öğrencilerden bekledikleri performans, farkında olmadan onlara karşı davranışlarını değiştirmiştir ve çocuk bu özel ilgiyi bir “sinir sistemi güvenliği” olarak hissederek, kendini daha değerli algılayarak sonuçta o beklenen başarıyı göstermiştir.
Aynı dinamik aile içinde, anne-baba ve çocuk arasındaki o görünmez bağda da hüküm sürer. Bir ebeveynin çocuğuna “sakarsın” ya da “tembelsin” demesi, sadece bir sıfat değil; çocuğun nöronal ağlarına atılmış bir düğümdür. Çocuk, ebeveyninin bu negatif kehanetini gerçekleştirmek için bilinçdışı bir çabayla o davranışları tekrar eder. Ve zamanla ebeveyninin ona dayattığı şeye dönüşür. Çünkü birine ne olacağı değil, ondan ne beklendiği çoğu zaman belirleyicidir.
İlişkilerin Nöro-Mimarisi: Sen mi, Yoksa Zihnimdeki Sen mi?
Böylesine bir zihin dinamiği romantik ilişkilerde veya arkadaşlık ilişkilerinde de kendisini gösterir. Partnerimizin ya da arkadaşlarımızın bize olan güveni veya güvensizliği, tutumu ya da yargıları sadece ruh halimizi değil, beynimizin işlem hızını bile etkiler. Biri bize güvendiğinde, beynimizdeki limbik sistem hızlanır; bu da düşünce hızımızı ve enerjimizi artırarak bilişsel kapasitemizi o beklentiye uygun hale getirir. Yani kendimizden beklenen şeyi gerçekleştirecek bir yapıya beynimizin de desteğiyle kolaylıkla ulaşırız.
Öte yandan, “zihinsel ketler” dediğimiz o içsel engeller, çoğu zaman geçmiş ilişkilerimizden miras kalan negatif kehanetlerdir. “Zaten kimse beni gerçekten anlamaz” ya da “Ben hep böyle şanssızım” diye bir ketle dünyaya baktığımızda, beynimizdeki Retiküler Aktive Edici Sistem (RAS) sadece anlaşılmadığımız ya da sadece şanssız olduğumuz anları filtreler. Bunun devamında ise bedensel aktivitelerimiz, davranış biçimimiz hatta mikro ifadelerimiz bile bunu gerçekleştirecek düzeyde savunmacı bir hal alır ve karşı tarafın ayna nöronları bu negatifliği yakaladığında o insanlar da bizden uzaklaşır. Ve biz o meşhur cümleyi kurarız: “Bak, yine anlaşılmadım.” Oysa o mermeri o hale getiren ve o şekilde yontan, bizim kendi ellerimizdeki kuşkulu keskiydi.
Nöroplastisite: Heykeli Yeniden Yontma Şansı
Okuyucularım bilir; zaman algısal düzlemde sadece akan bir şey değil, sinir sistemimizin bir pratiğidir. İyi haber şu ki; beynimiz statik bir taş parçası değildir. “Nöroplastisite” sayesinde, inançlarımız ve beklentilerimiz değiştikçe nöronal ağlarımız da fiziksel olarak yeniden yapılanır. Kendimize dair yüksek bir potansiyel atfettiğimizde, beynimiz bu “kehaneti” gerçekleştirmek için yeni sinaptik bağlar kurmaya başlayarak bize elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışır.
İnsan performansı sadece içsel yeteneklerle sınırlı değildir; dışsal beklentiler ve tutumlar bu performansını devasa ölçüde etkiler. Bugün kendinize bir terapist şefkatiyle sorun: Zihninizde her gün yonttuğunuz o heykel, canlanmasını isteyeceğiniz bir mucize mi, yoksa sizin kendinizi hapsettiğiniz bir kaya parçası mı?
Kendi Galatea’mızı canlandırmak, önce eldeki heykeli yontacak keskiyi —yani düşünce kalıplarımızı— fark etmekle başlar.
Kaynakça
-
American Psychological Association. (2020). Publication manual of the American Psychological Association (7th ed.).
-
Rosenthal, R., & Jacobson, L. (1968). Pygmalion in the classroom: Teacher expectation and pupils’ intellectual development. Holt, Rinehart & Winston.


