Pazar, Mayıs 10, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Psikolojik Dayanıklılıkta Kültürün Gücü

Son yıllarda cenaze sonrası taziyeye gelenlerin yemek beklentisi ve bu süreçteki hassasiyetsizlik çok tartışılır oldu. Oysa bu ritüeller, yüzyıllardır acıyı paylaşmanın ve yas tutan aileyi ayakta tutmanın bir yolu olarak görüldü. Bir araya gelip yemek yemek, hem fiziksel hem de duygusal olarak güç toplamanın kültürel bir formülüydü. Ama bugün, bazı durumlarda bu gelenek, iyileştirmekten çok öfke ve yorgunluk yaratabiliyor. Belki de bu değişim, kültürel olarak yavaş yavaş bireyselleşmemizin bir yansımasıdır. Peki kültür, bazen bizi iyileştirirken bazen de yaralarımızı derinleştirebilir mi?

Psikolojik sağlamlık, kısaca zorlayıcı olaylar karşısında olumlu sonuçlar elde etme becerisidir (Masten, 2001). Çoğu zaman bireysel bir özellik gibi anlatılır: “O kişi çok güçlü, kolay yıkılmaz” denir. Ama işin ilginç yanı, sağlamlığımızı şekillendiren en büyük unsurlardan biri, içinde yaşadığımız kültürdür. Yani bu, sadece bizim “karakterimiz” değil; bizi saran sosyal dokunun da bir ürünüdür.

Farklı kültürlerde “dayanıklılık” dediğimiz şeyin görünüşü bile değişir. Batı toplumlarında psikolojik sağlamlık çoğu zaman “bireyin kendi ayakları üzerinde durabilmesi” olarak yorumlanır. Kendi duygularını düzenleyebilmek, bağımsız kararlar verebilmek, kendi sınırlarını çizebilmek öne çıkar. Buna karşılık, kolektivist (topluluk merkezli) kültürlerde sağlamlık, daha çok “birlikte ayakta kalabilmek” üzerinden tanımlanır. Bir kriz olduğunda aile, mahalle, akraba desteği gibi bağlar devreye girer. Bu yüzden, aynı felaket iki farklı toplumda yaşandığında, toparlanma yolları da farklı olabilir.

Günlük hayattan düşünelim: Tek başına şehirde yaşayan, bağımsızlığına çok değer veren birinin işten çıkarılması durumunda ilk tepkisi belki hemen yeni fırsatlar aramak olur. Ama geniş bir aile içinde yaşayan biri, böyle bir durumda önce ailesinin yanına döner, birlikte çözüm arar. Her iki durumda da kişi “sağlamlık” gösterir, ama dayanıklılık biçimi kültürel bağlamla şekillenir.

Kültür, sadece kriz anlarında değil, dayanıklılığı inşa eden küçük günlük alışkanlıklarda da kendini gösterir. Bazı toplumlarda, çocuklar daha küçük yaşta bireysel karar almaya teşvik edilir; bu, gelecekte zorluklarla tek başına başa çıkma becerisini güçlendirebilir. Başka yerlerde ise çocuklar, aile ve topluluk içinde karar alma süreçlerine dahil edilir; bu da zor zamanlarda sosyal destek mekanizmalarını daha etkin kullanabilmelerini sağlar. Her iki yaklaşımın da avantajları vardır, ama hangisinin öne çıkacağı kültürün değerler sistemiyle ilgilidir.

Burada bir de cinsiyet farkı devreye girer. Kültür, kadın ve erkeklere dayanıklılık konusunda farklı “roller” biçer. Türkiye gibi birçok toplumda, kadınlar genellikle duygusal destek ve bakım rolleriyle yetişir; bu, kriz zamanlarında başkalarıyla daha hızlı duygusal bağ kurabilmelerini sağlar. Erkekler ise çoğu zaman “güçlü durmak” ve “çözüm üretmek” rolüyle yetişir; bu, acil durumlarda hızlı hareket etme ve pratik çözümler bulma becerisini öne çıkarabilir. Ancak bu rollerin dezavantajları da vardır. Kadınlar, kendi ihtiyaçlarını erteleyip başkalarının iyiliğini öncelemeye meyilli olabilir; erkekler ise duygularını paylaşmakta zorlanıp yalnız baş etmeye çalışabilir. Her iki durumda da, kültürün verdiği rol bazen güçlendirici, bazen sınırlayıcı olabilir.

Araştırmalar, topluluk desteğinin psikolojik sağlamlığı güçlendirdiğini gösteriyor (Ungar, 2008). İnsan zihni, özellikle belirsizlik ve stres zamanlarında “yalnız değilim” hissiyle sakinleşir. Türkiye gibi ilişkilerin ve sosyal bağların güçlü olduğu toplumlarda bu avantaj açıktır. Ancak bu durumun dezavantajları da olabilir. Bazı insanlar, sürekli “ailene, komşuna yaslan” mesajıyla büyüdüklerinde, tek başına karar alma ve kendi başına ayağa kalkma becerisini yeterince geliştiremeyebilir.

Tersi de geçerli: Bireyselliğin çok vurgulandığı kültürlerde, insanlar başkalarından yardım istemekte zorlanabilir. Zor zamanlarda “kendim halletmeliyim” inancı, destek aramayı engeller. Bu da, krizlerde toparlanmayı yavaşlatabilir. Cinsiyet rolleri burada da etkili olur; bireyselci kültürlerde erkekler “yardım istememek” konusunda kadınlara kıyasla daha katı sosyal baskı altında olabilir.

İlginç olan, göçmen topluluklarda bu iki yaklaşımın bazen iç içe geçmesidir. Mesela yurt dışında yaşayan bir Türk ailesi düşünün. Anne babalar, çocuklarına hem “kendi ayakların üzerinde dur” mesajı verir hem de “ailen her zaman yanında” der. Bu iki bakış açısı bir arada olduğunda, dayanıklılık hem bireysel hem kolektif bir hal alır. Kız ve erkek çocuklar bu mesajları farklı şekillerde içselleştirebilir: Kız çocuk, kriz anında sosyal bağlarını harekete geçirmeye yatkın olabilir; erkek çocuk, pratik çözüme yönelip duygusal süreci ikinci plana atabilir.

Kültürün psikolojik sağlamlıktaki rolünü anlamak için travma sonrası iyileşme süreçlerine bakmak da öğreticidir. Doğal afetler, savaşlar, ekonomik krizler… Bu tür olaylardan sonra bazı toplumlarda uzun süreli yas törenleri, anma ritüelleri yapılır. Bu ritüeller, sadece geçmişi hatırlamak için değil, aynı zamanda duygusal iyileşme sürecini kolektif hale getirmek için vardır. Bir arada ağlamak, yas tutmak, hikâyeler paylaşmak; hepsi toplumsal bir “iyileşme laboratuvarı” gibidir. Cinsiyet açısından bakıldığında, bu ritüellerde kadınların daha çok duygusal anlatı rolünü üstlenmesi, erkeklerin ise fiziksel olarak “sahada” bulunması yaygındır. Her iki rol de iyileşmeye hizmet eder, ama biçimi kültür belirler.

Günümüzde, küreselleşme ve sosyal medya sayesinde kültürel sınırlar bulanıklaşıyor. Bir yandan farklı dayanıklılık stratejilerini öğrenme fırsatı artıyor, öte yandan kendi kültürel kaynaklarımızı unutma riski de doğuyor. Örneğin, sosyal medyada gördüğümüz “self-care” (öz bakım) trendleri, bireysel sağlamlığı destekleyebilir; ama bizim kültürümüzdeki komşuya yemek götürme, birlikte sofraya oturma gibi kolektif bakım pratikleri de aynı derecede iyileştirici olabilir. Bazen dışarıdan gelen modellerle kendi kültürel alışkanlıklarımızı harmanlamak, en güçlü formülü yaratabilir. Ve bu harmanlama, kadınlar ve erkekler için farklı şekillerde işleyebilir: Kadınlar kolektif bakım yönünü daha fazla benimserken, erkekler bireysel bakım yöntemlerine yönelme eğiliminde olabilir.

Sonuç olarak, psikolojik sağlamlık tek tip bir beceri değil; yaşadığımız kültürün ve kültürün içinde bize biçilen rollerin şekillendirdiği bir yetkinlik. Dayanıklılığımızı artırmak için sadece kendi kişisel özelliklerimize odaklanmak yeterli değil; içinde bulunduğumuz kültürel bağları, ritüelleri, değerleri ve bu bağlamda edindiğimiz cinsiyet rollerini de hesaba katmak gerekiyor. Çünkü bazen gücü yalnızca içimizde değil, etrafımızda ve rolümüzün ötesinde buluruz. Belki de en sağlam insanlar, zorluklar karşısında hem kendi iç sesine hem de kültürün öğrettiği ortak sese kulak verebilen, hem “ben” hem “biz” diyebilenlerdir.

KAYNAKÇA

Masten, A. S. (2001). Ordinary magic: Resilience processes in development. American Psychologist, 56(3), 227–238. https://doi.org/10.1037/0003-066X.56.3.227

Ungar, M. (2008). Resilience across cultures. British Journal of Social Work, 38(2), 218–235. https://doi.org/10.1093/bjsw/bcl343

İrem Gülsün Zengin
İrem Gülsün Zengin
İrem Gülsün Zengin, lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamıştır. Ardından iktisat ve Evlilik ve Aile Danışmanlığı alanlarında yüksek lisans eğitimlerine başlamıştır. Aldığı eğitimler doğrultusunda ergen ve yetişkin bireylerle online olarak danışmanlık hizmeti vermektedir. Bilişsel psikoloji, evrimsel psikoloji, ekonomi psikolojisi, mali psikoloji, suç psikolojisi ve dijital psikoloji alanlarıyla ilgilenmekte, bu alanlarda hem akademik hem de uygulamalı çalışmalar yürütmektedir. Psikoloji bilgisini dijital platformlarda paylaşarak daha geniş kitlelere ulaşmayı ve bireylerde farkındalık yaratmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar