İnsan zihni, zaman içinde doğrusal bir yol izlemekten çok, geçmiş ve gelecek arasında gidip gelen bir yolcu gibidir. Bazen yıllar öncesine ait bir anı, hiç beklenmedik bir anda zihnimizin merkezine yerleşir; bazen de henüz yaşanmamış bir geleceğin belirsizliği, bugünün huzurunu gölgeler. Peki, neden zihnimiz “şimdi”de kalmakta bu kadar zorlanır?
“Bir an dur. Zihnin şu anda nerede?”
Geçmişin Yankıları ve Keşkeler
Bazen hiç istemediğimiz bir anı, en savunmasız anımızda kapıyı çalar. Geçmişe takılı kalmak çoğu zaman yalnızca hatırlamak değildir; aynı zamanda yeniden yaşamak, yeniden hissetmektir. Çünkü bazı anılar sadece hatırlanmaz, içimizde yaşamaya devam eder. Özellikle yoğun duygularla kodlanmış anılar—pişmanlıklar, kırgınlıklar, “keşke”lerle dolu deneyimler—zihinde daha kalıcı izler bırakır (Baumeister et al., 2001). Bu noktada birey, geçmişi değiştirme arzusu ile gerçekliğin değişmezliği arasında sıkışır.
Kendine şu soruyu sormak belki de ilk adımdır: “Geçmişi düşünüyor muyum, yoksa onun içinde mi yaşıyorum?” Çünkü bazen insan, fark etmeden yıllar önceki bir anın içinde yaşamaya devam eder.
Geleceğin Belirsizliği ve Kontrol İhtiyacı
Henüz yaşanmamış bir şeyin bile insanı bu kadar yorabilmesi garip değil mi? Öte yandan gelecek kaygısı, insanın kontrol ihtiyacından beslenir. Belirsizlik, zihnin en zor tolere ettiği durumlardan biridir. Bu nedenle birey, henüz gerçekleşmemiş senaryolar üretir, olası tehditleri zihninde defalarca prova eder. Ancak bu zihinsel hazırlık hali çoğu zaman çözüm üretmekten çok kaygıyı derinleştirir (Borkovec et al., 1998).
Ve insan, henüz yaşanmamış bir şey için defalarca yorulur. Dur ve kendine bak: Şu an gerçekten ne yaşıyorsun? Şu soruyu kendimize yöneltmek önemli olabilir: “Hazırlanıyor muyum, yoksa kendimi korkutuyor muyum?”
Şimdi İle Temas Kurmak
Geçmiş ve gelecek arasında gidip gelen bu zihinsel salınım, bireyin “şimdi” ile temasını zayıflatır. Oysa psikolojik iyi oluşun önemli bileşenlerinden biri, bireyin mevcut ana temas edebilme kapasitesidir. Belki de sorun ‘anda kalamamak’ değil, ‘kendimize temas edememek’tir. Bu bağlamda farkındalık, dikkatin yargısız bir şekilde şu ana yönlendirilmesi olarak tanımlanır (Kabat-Zinn, 2003).
Ancak burada önemli bir nokta vardır: “Anda kal” söylemi, çoğu zaman yüzeysel bir öneri gibi algılanır. Oysa bu, öğrenilebilir bir beceridir ve duygularla temas etmeyi gerektirir. Çünkü insan, temas etmediği duygunun içinde sıkışır.
Tamamlanmamış Duyguların Ağırlığı
İnsan neden geçmişe takılır? Çünkü bazı duygular tamamlanmamıştır. Yas tutulmamış, öfke ifade edilmemiş, affetme süreci gerçekleşmemiş olabilir. Zihin, tamamlanmamış deneyimleri kapatmaya çalışır. Bu nedenle geçmiş, yalnızca bir zaman dilimi değil, aynı zamanda çözülmemiş duyguların taşıyıcısıdır.
Belki de şu soru burada anlam kazanır: “Hangi duygum yarım kaldı?” Ve belki de asıl soru şudur: “O duyguyu hissetmeme neden izin vermedim?” Çünkü insan, en çok yarım kalan duyguların içinde takılı kalır.
Korkuların Gölgesi ve İçsel Dayanıklılık
Bazen hiçbir şey olmamışken bile içimiz daralır. Benzer şekilde gelecek kaygısı da çoğu zaman korkuların bir yansımasıdır. Başarısız olma korkusu, reddedilme korkusu, kontrolü kaybetme korkusu… Bu korkuların ortak noktası, bireyin kendini yeterince güvende hissetmemesidir. Oysa güven duygusu yalnızca dış koşullardan değil, bireyin içsel dayanıklılık kapasitesinden de beslenir (Masten, 2001).
Zihnin bu iki uç arasında gidip gelmesi aslında oldukça insani bir durumdur. Sorun, bu düşüncelerin varlığı değil; bireyin bu düşüncelerle kurduğu ilişkidir. Düşünceler birer zihinsel olaydır, gerçekliğin birebir yansıması değil. Ancak çoğu zaman onları sorgulamadan kabul ederiz.
Zihnin Hikâyelerinden Özgürleşmek
Bu noktada şu soru dönüştürücü olabilir: “Düşündüğüm şey doğru mu, yoksa sadece zihnimin bana anlattığı bir hikâye mi?” Çünkü zihin, bazen en çok korktuğumuz hikâyeyi en gerçekmiş gibi anlatır.
Geçmişe takılı kalmak ve gelecek kaygısı, bireyin bugünü kaçırmasına neden olabilir. Oysa yaşam, yalnızca “şimdi”de deneyimlenebilir. Şimdi ile temas kurabilmek, duyguları bastırmak değil; onları fark etmek, adlandırmak ve kabul etmektir. Bu süreç, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkinin derinleşmesini sağlar.
Son olarak belki de en önemli soru şudur: “Eğer zihnim geçmiş ve gelecek arasında bu kadar gidip geliyorsa, ben kendime şu anda ne kadar eşlik ediyorum?”
Çünkü insan bazen en çok, kendi hayatında “orada olmayarak” kaybolur. Ve en büyük kayboluş, insanın kendine eşlik edememesidir. Psikolojik iyi oluş için şu an… gerçekten burada mısın?
KAYNAKÇA
-
Baumeister, R. F., Bratslavsky, E., Finkenauer, C., & Vohs, K. D. (2001). Bad is stronger than good. Review of General Psychology, 5(4), 323–370.
-
Borkovec, T. D., Alcaine, O., & Behar, E. (1998). Avoidance theory of worry and generalized anxiety disorder. In R. Heimberg (Ed.), Generalized anxiety disorder: Advances in research and practice (pp. 77–108). New York: Guilford Press.
-
Kabat-Zinn, J. (2003). Mindfulness-based interventions in context: Past, present, and future. Clinical Psychology: Science and Practice, 10(2), 144–156.
-
Masten, A. S. (2001). Ordinary magic: Resilience processes in development. American Psychologist, 56(3), 227–238.


