“Liseyi bitir rahatlarsın.” “Üniversiteyi kazan, her şey düzelecek.” “Şu birinci dönemi atlat, ikinci dönem her şey yoluna girecek.”
Hayatın neredeyse her döneminde birileri bize böyle şeyler söyledi. Hep bir sonraki durakta rahatlayacağımızı, biraz daha sabredersek her şeyin yerine oturacağını… Ama kimse o durakların aslında kesinliği olmayan küçük taahhütler olduğunu söylemedi.
Tam ergenliği atlattık, artık her şey stabil olacak derken hayatın en sancılı dönemi kapıyı çalar: yirmili yaşlar.
Sonu görünmeyen karanlık bir yol gibi. Çıkışını bulamadığın bir labirent gibi. Kaybolup durursun.
“Doğru yerde miyim?” “Buraya ait miyim?” “Ben ne istiyorum?” “Ben ne olacağım?”
Kafan bir türlü susmaz. Bazen nefes alamıyormuş gibi hissedersin. “Acaba”lar peşini bırakmaz. Gece yatağa yattığında bile zihnin susmaz; aynı sorular, aynı ihtimaller, aynı belirsizlikler tekrar tekrar düşüncelerinin içinde dolaşır. Ve insan ister istemez düşünür:
Farklı bir hayat yaşama ihtimalim var mıydı?
Bazen bulunduğunuz yerden kaçmak istersiniz. Başarısızlıklarınızdan, hayatınızdan, hatta kendinizden… Ama nereye giderseniz gidin, kendinizi de yanınızda götürürsünüz. İnsan bazen şehir değiştirse, yeni bir başlangıç yapsa ya da bambaşka bir hayat kursa her şeyin düzeleceğini düşünür. Ama insanın taşıdığı düşünceler ve korkular çoğu zaman onunla birlikte gelir.
Yirmili yaşlar tuhaf bir dönemdir. Herkes senden bir şey olmanı bekler ama kimse bunun nasıl olacağını söylemez. Herkes yolunu bulmuş gibi görünür ama çoğu insan sadece kaybolduğunu gizlemeyi öğrenmiştir.
Peki ne yapmalı?
Karanlığın insanı boğmasına izin mi vermeli? Her şey yolundaymış gibi mi davranmalı? Olmadığı birine mi dönüşmeli? Yoksa bu sancılara karşı savaşırken yavaş yavaş yorulmayı mı kabul etmeli?
Belki de cevap bunların hiçbiri değildir.
Belki de yapılması gereken şey, her şeyi çözmek değil; kaybolmuş hissetmenin de hayatın bir parçası olduğunu kabul etmektir.
Çünkü bize hep hayatın düz bir yol olduğu öğretildi. Çalışırsın, başarırsın, sonra her şey yerine oturur. Ama kimse o yolun aslında bu kadar düz olmadığını söylemedi. Bazı yollar çıkmaz sokaklara çıkar. Bazı kararlar seni hiç düşünmediğin yönlere savurur. Bazen doğru sandığın bir seçim seni bambaşka bir hayata götürür, bazen de yanlış gibi görünen bir karar sana yeni kapılar açar.
Yirmili yaşlar biraz da bununla yüzleştiğin dönemdir. İlk defa gerçekten kendi kararlarının sorumluluğunu alırsın. İlk defa başkalarının çizdiği yolların sana uymayabileceğini fark edersin. İnsan bu yaşlarda yavaş yavaş kendini tanımaya başlar; neleri sevdiğini, nelerden vazgeçebileceğini ve hangi hayallerin gerçekten kendisine ait olduğunu keşfeder.
Ve belki de en zor olanı şudur: Herkes hayatını çözmüş gibi görünür.
Sosyal medyada insanlar başarılarını paylaşır, yeni başlangıçlarını gösterir, mutlu anlarını sergiler. Dışarıdan bakınca herkes bir yerlere varmış gibidir. Sanki herkes nereye gittiğini biliyormuş gibi görünür.
Ama kimse kararsız kaldığı geceleri paylaşmaz. Kimse içinden çıkamadığı düşünceleri anlatmaz. Kimse bazen ne yapacağını bilmeden oturup kaldığı anları göstermez.
Bu yüzden insan bazen sadece kendisinin kaybolduğunu sanır.
Oysa gerçek çoğu zaman çok daha basittir: Herkes biraz kaybolmuştur.
Yirmili yaşlar belki de bir varış noktası değil, bir arayış dönemidir. İnsan bu yıllarda kendini tanımaya çalışır. Hangi yolu seçeceğini, neyi gerçekten istediğini ve hayatını nasıl şekillendirmek istediğini anlamaya çalışır.
Belki de bu yüzden bu yıllar bu kadar karmaşıktır. Çünkü ilk defa hayatın kontrolünün gerçekten sende olduğunu fark edersin. Artık sana çizilmiş yolları takip etmek zorunda değilsindir ama hangi yolu seçeceğini de tam olarak bilemezsin.
İşte tam da bu yüzden yirmili yaşlar bazen bir labirente benzer.
İçinde dolaşırsın. Bazen yanlış yollara saparsın. Bazen geri dönmek zorunda kalırsın. Bazen de hiç beklemediğin bir kapı açılır karşına.
Ama her adım sana bir şey öğretir.
Bir süre sonra fark edersin ki mesele aslında çıkışı hemen bulmak değildir.
Mesele yürümeye devam etmektir.
Çünkü belki de kimse gerçekten ne yaptığını tam olarak bilmiyordur. Belki de çoğumuz sadece deneye deneye ilerliyoruzdur. Ama yine de her sabah kalkıp bir adım daha atıyoruz.
Belki de umut tam olarak budur:
Her şeyi bilmeden de ilerleyebilmek.
Ve belki bir gün geriye dönüp baktığımızda, o zamanlar karanlık gibi görünen o labirentin aslında bizi kendimize götüren yol olduğunu anlayacağız.


