Perşembe, Nisan 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yetişkin Bedeninde Çocukça Kavgalar: İçimizdeki Çocuğun İlişkilerimizdeki Gizli Oyunu

Her yıl nisan ayı geldiğinde, sokakları süsleyen çocukların cıvıl cıvıl sesleriyle çocukluğu, masumiyeti ve neşeyi kutlarız. Peki, o coşkulu kalabalığın içinde yetişkin bedenlerimizde dolaşırken, aslında içimizde hala duyulmayı bekleyen, zaman zaman sessizce ağlayan veya öfkeyle ayak direyen o “çocuğu” ne kadar fark ediyoruz? Özellikle de konu romantik ilişkilerimiz olduğunda… Çoğu zaman partnerimizle olan o çözümsüz tartışmalarda karşımızdaki yetişkine tepki verdiğimizi zannederiz. Oysa sahnenin arkasına dikkatlice baktığımızda, aslında anlaşılmak, görülmek ve sevilmek isteyen iki yaralı çocuğun kavga ettiğini fark ederiz. İlişkilerimizde gerçek yakınlığı kurabilmek, işte o çocuğu tanımaktan geçer.

Geçmişin Yankıları: İlk Bağlarımızın Bugünkü İlişkilerimize Faturası

Romantik ilişkilerimizde yaşadığımız çıkmazları anlamak için zaman makinesine binip hayatımızdaki ilk ve en önemli ilişkilere, yani bakım verenlerimizle kurduğumuz o ilk temasa dönmemiz gerekir. Çocukluk döneminde ebeveynlerimizle kurduğumuz bu bağ, zihnimizde “sevilmenin, değerli olmanın ve güvende hissetmenin” ne demek olduğuna dair bir şablon oluşturur. Eğer fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarımız zamanında, tutarlı ve şefkatle karşılandıysa, yetişkinlikte de sevilebilir olduğumuza inanır ve “güvenli” ilişkiler kurarız.

Ancak hikaye her zaman bu kadar pürüzsüz ilerlemez. Bazen bakım verenlerimiz kendi meseleleriyle meşgul, tutarsız veya duygusal olarak ulaşılmaz olabilirler. İşte tam bu noktada, içimizdeki o küçük çocuk güvende kalabilmek için bazı savunma mekanizmaları geliştirir. Örneğin; çocukken sadece çok yüksek sesle ağladığında ya da kriz çıkardığında fark edilen biri, yetişkinliğinde partnerinin ilgisini kaybetme korkusuyla aşırı talepkar ve sürekli onay arayan (kaygılı bağlanma) bir tutum sergileyebilir. Tam aksine, duygularını ifade ettiğinde reddedilen veya kendi başının çaresine bakmak zorunda bırakılan bir çocuk ise, büyüdüğünde duygusal yakınlıktan ürken, tartışma anlarında araya görünmez duvarlar ören (kaçıngan bağlanma) bir yetişkine dönüşebilir.

Partnerinizin bir mesajınıza geç dönmesi üzerine göğsünüze oturan o devasa panik dalgası veya bir tartışma anında aniden hissizleşip ortamı terk etme isteğiniz, aslında bugünkü yetişkin “siz”in mantıklı tepkisi değildir; geçmişte duyulmayan, görülmeyen ve terk edilmekten korkan o çocuğun bugüne vuran yankısıdır.

Tetiklenen Şemalarımız: Yetişkin Bedeninde Çocukça Kavgalar

İlişkilerimizde yaşadığımız çatışmaları dışarıdan bir gözlemci olarak izleme şansımız olsaydı, muhtemelen çok ilginç bir tabloyla karşılaşırdık: İş hayatında krizleri ustalıkla yöneten, mantıklı kararlar alan iki yetişkinin, konu romantik ilişkileri olduğunda aniden kapıları çarpan, küsüp günlerce konuşmayan ya da incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden öfke nöbetleri geçiren iki çocuğa dönüşmesi… Peki bu ani dönüşümün sırrı nedir?

Cevap, zihnimizin derinliklerine kök salmış “şemalarımızda” gizlidir. Şemalar, çocukluk yıllarımızda kendimiz, diğer insanlar ve dünya hakkında oluşturduğumuz temel inanç kalıplarıdır. Bilişsel haritamızın bu eski yolları, bugün karşılaştığımız olayları nasıl yorumlayacağımızı belirler. Eğer çocukluğunuzda yeterince takdir görmediyseniz ve “kusurluluk” şeması geliştirdiyseniz, partnerinizin yaptığı küçücük bir yapıcı eleştiri bile zihninizde bir alarmın çalmasına neden olur: “Yine yetersizim, yine sevilmeyeceğim!” O an, karşınızdaki kişinin niyetinden tamamen bağımsız olarak, yıllar öncesinin kapanmamış hesapları masaya dökülür. Partneriniz sadece “Tuzu biraz fazla mı olmuş?” demiştir, ancak içimizdeki yaralı çocuk bunu “Sen hiçbir şeyi beceremezsin” olarak duyar. İşte bu noktada mantıklı ve çözüm odaklı “sağlıklı yetişkin” modumuz devre dışı kalır. Onun yerine, çocukken başa çıkmak için kullandığımız o ilkel savunma mekanizmalarına gerileriz (regresyon). Kimimiz tıpkı küçük bir çocuk gibi somurtur ve odaya kapanır, kimimiz ise duyulabilmek için sesini sonuna kadar yükseltir. Unutmamak gerekir ki; ilişkilerdeki şiddetli kavgaların çoğu, aslında bugünün problemiyle ilgili değildir. Karşılıklı olarak birbirinin eski yaralarına basan, anlaşılmak ve güvende hissetmek için çırpınan iki içsel çocuğun çatışmasıdır.

Kendimizin Ebeveyni Olmak (Reparenting): İçimizdeki Çocuğa Şefkatle Yaklaşmak

Peki, geçmişin bu derin yankılarıyla nasıl başa çıkacağız? Partnerimizin her hareketinde tetiklenen, sevilmediğini veya terk edileceğini düşünen o kırılgan çocuğu nasıl susturacağız? Aslında cevap onu susturmakta değil; aksine, onu gerçekten “duymakta” gizli.

İyileşme, ilişkideki sorunları sürekli partnerimizin çözmesini veya eksik kalan o ebeveynlik rolünü onun üstlenmesini beklemeyi bıraktığımızda başlar. Çünkü hiçbir partner, geçmişte açılmış bir yaranın kusursuz merhemi olamaz. İhtiyacımız olan şey, o ebeveynliği kendimize yapabilme, yani “Sağlıklı Yetişkin” modumuzu devreye sokabilme becerisidir (reparenting).

Bir dahaki sefere partnerinizle tartışırken içinizde o tanıdık öfke, küsme veya panik dalgasının yükseldiğini hissettiğinizde bir es verin. Kendinize şu soruyu sorun: “Şu an bu tepkiyi veren bugünkü yetişkin halim mi, yoksa geçmişteki o korkmuş çocuk mu?” Zihninizden geçen o otomatik felaket senaryolarını (“Beni umursamıyor”, “Kesin benden ayrılacak”) fark edip, onların sadece birer çarpıtma olabileceğini kendinize hatırlatın. İçinizdeki çocuğun o an neye ihtiyacı olduğunu (onaylanmak, güvende hissetmek, değerli görülmek) belirleyin ve bu ihtiyacı partnerinizden talep etmeden önce kendinize şefkatle sunun. “Şu an korktuğunu biliyorum ama biz güvendeyiz. Bu sadece basit bir anlaşmazlık, senin değerinle ilgili değil,” diyerek kendi kendinizi regüle edebilmek, atılabilecek en büyük adımdır.

Bu nisan ayında, sokaktaki çocukların neşesine ortak olurken, kendi içinizdeki çocuğu da unutmayın. Onun elinden tutun, saçını okşayın ve yıllardır duymayı beklediği o cümleyi fısıldayın: “Sen güvendesin ve olduğun halinle çok değerlisin.”

Aybüke Arslan
Aybüke Arslan
Aybüke Arslan, Fenerbahçe Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunudur. Motivasyon, sosyal medya psikolojisi, spor psikolojisi ve bilişsel davranışçı terapi alanlarına ilgi duymaktadır. Sosyal medyada psikoloji içerikleri üreterek psikolojik kavramları herkes için ulaşılabilir kılmayı amaçlamaktadır. “Zihinsel sağlık, hayatın gerçek zenginliğidir” mottosuyla hareket eden Arslan, Psychology Times Türkiye’de toplumsal farkındalık, motivasyon ve ruh sağlığı temalı yazılar yazmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar