Perşembe, Nisan 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yeryüzündeki Direğim: Kaybetmenin Psikolojisi Üzerine

Babamı kaybettiğim gün, dünyanın mimarisi bozuldu. Sanki yeryüzü, beni taşıyan o görünmez direği geri çekti ve gök, ağır bir kütle gibi üzerime eğilmeye başladı. İnsan bazen gerçekten de göğün üstüne üstüne geldiğini hissedebilir; bu bir mecaz değildir. Bu, ruhun yerçekiminin değiştiği andır.

Babam benim ülkemin Atatürk’üydü. Bunu söylerken tarihsel bir büyüklük iddiasında bulunmuyorum; aksine, içsel bir haritayı tarif ediyorum. Nasıl ki bir ulus, kurucu figürüyle yönünü, cesaretini ve sürekliliğini bulur; ben de babamla kim olduğumu, nerede durduğumu ve hangi rüzgârlara karşı ayakta kalabileceğimi öğrenmiştim. Onu kaybetmek, yalnızca sevdiğim bir insanı kaybetmek değil, içimdeki pusulayı da yitirmekti.

Psikoloji literatürü yasın evrelerinden söz eder; inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabulleniş. Ancak bu kavramlar, bir babanın yokluğunda yaşanan sarsıntıyı tam olarak karşılamıyor. Özellikle babam gibi babaların yokluğunu asla karşılamıyor. Çünkü babalar yalnızca sevgi nesnesi değildir; onlar, çoğu zaman fark edilmeden, benliğin taşıyıcı kolonları hâline gelir. Çocuklukta elini tuttuğunuz o el, yetişkinlikte içinizde konuşan bir iç ses olur. O ses sustuğunda, sessizlik bir boşluk değil, bir çöküştür.

Babam öldüğünde, yalnızca geçmişim değil, geleceğim de yaralandı. Artık ona anlatamayacağım başarılarım, soramayacağım sorularım, şikâyet edemeyeceğim yorgunluklarım vardı. Her şeyimin ilk ve son durağı babamdı. O durağa artık uğrayamayacak olmak beni bir dairenin içerisinde kendime sığınacak bir köşe ararken bulmama sebep oldu. Yas, bu yüzden yalnızca geriye dönük bir acı değildir; ileriye doğru uzanan bir eksilmedir. Psikolojik olarak bu, bağlanmanın kesilmesi değil; bağın yön değiştirmesidir. Çünkü insan sevdiğini kaybettiğinde, onunla kurduğu ilişki tamamen sona ermez; içselleşir, sessizleşir ve derinleşir. Bakmışsınız o olmuşsunuz.

Bazen babamın yokluğunu bedenimde hissediyorum. Göğsümde açıklanamayan bir ağırlık, omuzlarımda anlamsız bir yorgunluk beliriyor. Psikoloji bunu “bedenselleşme” olarak adlandırıyor; ama ben buna, ruhun dili diyorum. Çünkü acı, her zaman kelimelere sığmıyor; bazen kaslara, bazen nefese, bazen uykusuz gecelere sızıyor. Bazen bomboş bakışların içinde hapsoluyor. Ama bir yerlerde o acı vücutta geziyor. Seni asla bırakmıyor.

Yas sürecinde insanın en büyük yanılgısı, acının geçmesi gerektiğine inanmasıdır. Oysa acı geçmez; şekil değiştirir. İlk zamanlar bir fırtına gibidir, her şeyi yerinden söküp atar. Zamanla rüzgâr diner, ama hava hep serin, parçalı bulutlu kalır.

Babam benim için güven demekti. Bir sorun çıktığında, “Babam varken…” veya “Babam dediyse öyledir.” diye başlayan cümlelerim vardı. Şimdi o cümleler yarım. Psikolojik açıdan bu, güvenli bağlanma figürünün kaybıdır. İnsan böyle bir kayıptan sonra dünyayı daha tehlikeli, kendini daha savunmasız algılıyor. Ben de öyle oldum. Gökyüzü neden bu kadar alçak, yollar neden bu kadar kaygan, insanlar neden bu kadar geçici diye düşünmeye başladım. Attığım her adımda ayağım kayacak diye paniklemeye başladım. Oysaki babam ayağım kayıp düşersem nasıl kalkacağımı da öğretti gitmeden.

Ama yas yalnızca yıkmaz; yeniden kurar. Babamın yokluğunda, onun bana öğrettikleriyle ayakta kalmayı öğreniyorum. Sesi yok ama izleri var. Bana bıraktığı değerler, cümleler, bakışlar… Psikolojide buna “anlamın yeniden inşası” denir. Ben babamı, artık fiziksel bir varlık olarak değil; içimde yaşayan bir ilke, bir duruş, bir vicdan olarak taşıyorum. Aynaya baktığımda, hareketlerimde, konuştuklarımda, ilgilendiklerimde en güzeli ise düşüncelerimde babamı görüyorum. Ona bu kadar benzediğimi hissetmek beni dağ gibi dik tutuyor.

Bazen onun gibi düşündüğümü fark ediyorum. Bir karar verirken durup “O ne yapardı?” diye soruyorum. İşte tam o anda, kaybın mutlak olmadığını anlıyorum. Babalar ölmez; biçim değiştirir. Yeryüzündeki direğim yıkılmış olabilir, ama onun yerinde şimdi içten içe yükselen bir yapı inşa ediyorum. Daha kırılgan, evet; ama daha bilinçli.

Bu yazıyı yazarken, acımı hafifletmek istemiyorum. Onu onurlandırmak onun gurur duyduğu bir insan olmak istiyorum. Çünkü babam, benim ülkemdi; ve ben şimdi sürgündeyim. Ama her sürgün, beraberinde bir hafıza taşır. Ben de bu hafızayla yaşamayı öğreniyorum. Gökyüzü hâlâ ağır, ama artık başımı biraz daha dik tutabiliyorum.

Babamın yokluğu, beni yalnızca eksiltmedi; beni derinleştirdi. Artık hayata daha temkinli, daha sessiz ama daha bilinçli bakıyorum. Onunla birlikte kaybettiğim şey sadece bir insan değil; sorgusuz güven, koşulsuz dayanma ve dünyanın her şeye rağmen tutulabilir olduğu inancı. Yas, insana istemediğin bir olgunluk veriyor; erkenden büyütüyor, aceleyle ağırlaştırıyor. Ve belki de yasın en sessiz, en az konuşulan gerçeği budur: İnsan en çok, en çok sevdiğini kaybettiğinde büyüyor. Ama bu büyüme, kimsenin talep etmediği, kimsenin hazırlıklı olmadığı bir büyüme oluyor. İnsan, bir yanını toprağa verirken öteki yanıyla hayatta kalmayı öğrenmeye çalışıyor. Ben babamı toprağa verdim; ama onun bana bıraktığı değerlerle, cümlelerle, suskunluklarla yaşamayı öğreniyorum. Yine de bazı eksiklikler hiçbir zaman tamamlanmaz, bazı sevgiler hiçbir zaman doyulmaz. Yirmi iki seneye yirmi iki asır sığdırdık; ama ben babama doyamadım. Bir yirmi iki sene daha eksiltme şansım olsa gene doyamazdım. Bazen bir cümle kuracak oluyorum, sonra aklıma sen geliyorsun; sanki birazdan kapıdan girip “kızım” diye seslenecekmişsin gibi. İnsan babasını kaybedince büyüyor derler ya… Ben o gün büyüdüm baba ama içimdeki o küçük kız hâlâ seni özlüyor. Yine de merak etme, senin yetiştirdiğin kızım ben. Gücümü senden aldım, yolumu da senin öğrettiklerinle buluyorum. O yüzden gözün arkada kalmasın… Sen kalbimin en derin yerinde yaşamaya devam ediyorsun ve ben her adımımda seni yanımda hissediyorum.

Kaynakça

  • Bowlby, J. (1980). Attachment and loss: Vol. 3. Loss, sadness and depression. Basic Books.

  • Kübler-Ross, E., & Kessler, D. (2005). On grief and grieving: Finding the meaning of grief through the five stages of loss. Scribner.

  • Neimeyer, R. A. (2001). Meaning reconstruction and the experience of loss. American Psychological Association. https://doi.org/10.1037/10397-000

  • Stroebe, M., & Schut, H. (1999). The dual process model of coping with bereavement: Rationale and description. Death Studies, 23(3), 197–224. https://doi.org/10.1080/074811899201046

  • Worden, J. W. (2018). Grief counseling and grief therapy: A handbook for the mental health practitioner (5th ed.). Springer Publishing Company.

Nehir ÇAĞLAYAN
Nehir ÇAĞLAYAN
İstanbul Kültür Üniversitesi Psikoloji Bölümü son sınıf öğrencisi Nehir Çağlayan, klinik psikoloji ve uygulamalı araştırmalar alanında derinleşmektedir. Kariyerine Özel Balıklı Rum Hastanesi ve S.B.Ü. Bakırköy Ruh Sağlığı EAH gibi kurumlarda yaptığı stajlar ile Adalet ve Suç Laboratuvarı’ndaki bilimsel araştırma deneyimiyle devam etmektedir. Gönüllü Psikoloji Yazarlığı ve İçerik/Sosyal Medya Koordinatörlüğü rolleriyle güçlü iletişim ve dijital strateji becerilerine sahiptir. Hâlen “Psychology Times Türkiye & UK” platformunda gönüllü psikoloji yazarıdır. Amacı, etik, disiplinli ve çözüm odaklı bir yaklaşımla klinik psikoloji alanında uzmanlaşmak ve teoriyi pratiğe dönüştürmektir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar