Perşembe, Mayıs 14, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

YALNIZ ANNELER, GÖRÜNMEZ BABALAR

Babalık işlevi, çocuğun toplumsal yönünü simgelerken, onu annenin göğsünden çekip alan ve öteki ile tanıştıran bir işlev de görür. Baba, anne ile çocuk arasındaki büyüleyici ama bir o kadar da yutucu olan ilişkiyi böler. Bu durum, simbiyotik çemberin arasına girerek çocuğa dünyadaki her şeyin annesinden ibaret olmadığını, onun dışında da bir hayatın, bir arzunun ve bir toplumsal düzenin var olduğunu gösteren gücü simgeler. Eğer baba araya girip bu ‘ilahiyane’ birleşmeyi kesintiye uğratmazsa, çocuk annenin narsisistik bir uzantısı olarak kalma riskiyle karşı karşıya gelir. Babalık işlevi, çocuğun bakışlarını annenin göğsünden alıp dış dünyanın geniş ufuklarına çevirmesini sağlar; bu, bağımlılıktan bireyselliğe geçişin ilk ve en sert adımıdır. Ömür boyu sürecek bu yolculuk, ayrılma-bireyleşme için çıkılan yoldaki psikolojik doğumun da başlangıcıdır.

Annelik işlevi, öyle güçlü bir duygudur ki Kral Arthur’un kılıcı gibi ilahi bir gücü simgeler. Efsaneye göre, İngiltere Kralı öldüğünde arkasında bir varis bırakmaz. Bir gün kilisenin bahçesinde, bir taşın içine saplanmış kılıç belirir. Üzerinde ise şu yazar: “Bu kılıcı taştan çıkaran kişi, tüm Britanya’nın haklı doğmuş kralıdır.” Ülkenin en güçlü şövalyeleri ve soyluları kılıcı yerinden oynatamaz bile. Ancak genç ve mütevazı bir seyis olan Arthur, bir ihtiyaç anında kılıcı hiç zorlanmadan çekip çıkarır. Bu an, onun sıradan bir genç değil, ilahi bir iradeyle seçilmiş bir lider olduğunu kanıtlar. Annelik de bazı yönleriyle taştan kılıcı çıkaran Arthur gibi spiritüel bir gücü temsil eder. Anneliğin ‘her şeye gücü yetme’ ilizyonundan bebeği çıkarabilmesi için hata yapabilen bir insan olduğunu bebekle ayrışma sürecinde istemeden de olsa ona tattırması gerekir.

Anneliğin iki farklı yüzü vardır. Bir bebeği anne karnında istenen duygularla dokuz ay boyunca beslemek ne kadar hayatiyse, doğum sonrası özellikle ilk üç ayda da aynı bakımın sürmesi o kadar önemlidir. Henüz anne karnındayken annesinin mırıldandığı ezgileri dinleyerek doğuma hazırlanan bir fetüsün, ilerleyen yaşlarında aynı şarkıları notalara ihtiyaç duymadan çalabilmesi bir tesadüf olamaz. Bu simbiyotik bağlılığın sebep olduğu aşırı yakınlık, yaşamsal olmasının yanı sıra doğum sonrası dengelenmediği takdirde ağır ruhsal yaralanmalara yol açabilir. İnsan canlısının hayatı boyunca tutunacağı bu yüce anne sevgisi, çocukluk döneminde yaşamsal bir öneme sahip olsa da simbiyotik bağın yetişkinlikte de sürmesi, maalesef hastalıklı bir yapışıklığa evrilir. “Öteki” (baba) tarafından kesintiye uğratılmayan bu aşırı bağlılık, anneliğin ilahiyane yönünün babalık işlevini de bütünüyle gölgeleyerek yok etmesi anlamına gelir.

Ruhsal rahim kavramını Donald Winnicott, fiziksel kucaklamanın ötesinde bir duygusal alan olarak tanımlar. Bebek, dünyayı başlangıçta parçalanmış ve kaotik algılar. Ruhsal rahim (bakım veren figür), bu parçaları bir arada tutan bir sınır görevi görür. Bebeğin ihtiyaçlarının tutarlı şekilde karşılanması, onda “var olmaya devam ediyorum” hissi yaratır. Ruhsal rahim, psikanalitik literatürde bireyin fiziksel doğumundan sonra içine doğduğu, zihinsel ve duygusal gelişimini sağlayan “ikinci rahim” olarak tanımlanır. Biyolojik rahim bebeği fiziksel olarak nasıl koruyor ve besliyorsa, ruhsal rahim de bebeğin ham duygularını işleyen ve ona bir “benlik” kazandıran psikolojik çevre sunar. Çocuğun ruhsal anlamda çocuk kalmasını sağlayan kısıtlı bir alan değil, aksine kendi sınırlarını ve kapasitesini belirlemesine olanak tanıyan öznel bir alandır.

İlişkilerin ‘kısır’ kalması, aslında beklenen o ruhsal doğumun henüz gerçekleşmediğinin bir işaretidir. Tıpkı biyolojik doğumdaki sancılı bekleyiş gibi, ruhsal olgunluk da göğüslenmesi gereken zorlu süreçleri beraberinde getirir. Çiftler arasındaki anlaşmazlıklar çözülemez bir düğüme dönüştüğünde, orada artık iki yetişkinin sağduyulu karşılaşmasından değil; çocuk ve yetişkin ego durumlarının çatışmasından söz etmek gerekir.

İlişkilerde denge sağlamak önemlidir. Nitekim insanın başına ne gelirse dengesizlikten gelir; ancak annenin vaktinde geri çekilmesi ve babanın onun bıraktığı boşluğu ebeveynlik rolüyle doldurması sayesinde çocuk simbiyotik çemberden kurtulup sağlıklı bir öznelliğe adım atabilir. Babanın dış dünyayı temsil eden rolü, sağlıklı bir çocukluğun ve özgür bir bireyin gerçek doğumudur. Kişinin kendi öznelliğini kazanması; ebeveynleriyle olan bağını yetişkin bir zemine taşımasından ve bu ruhsal doğumla kendi varlığını dünyaya getirmesinden geçer.

Çocuk, anne-babasından sonra üçüncü ebeveyni olarak anılan bu ikisi arasındaki ilişkide büyür. Ebeveynlerin ilişkisindeki olgunluk ya da çiğlik, çocuk benliğin kaderini belirler. Hiçbir çocuk onların hatalı davranışlarının sorumlusu olmadığı gibi ilişkiyi kurtaran rolüne de bürünmemelidir. Çocuğa yarabandı muamelesi yapanlar, böylece üzerini örtükleri sorunlarına acımasızca çocuklarını şahit etmiş olmuyorlar mı? Peki, bu dengesizlik çocuklar için fazlaca yaralayıcı değil mi?

Tek ebeveynlik günümüzde ebeveynliğin sınırları, ne yazık ki ağırlıklı olarak anne tarafından belirlenen kurallara sıkışmış durumdadır. Özellikle tek ebeveynli ailelerde, çocuğun duygusal ve fiziksel tüm gereksinimlerini tek bir kişinin göğüslemesi, kaynakların paylaşımı noktasında yetersizliklere yol açabilmektedir. Oysa ebeveynlik, özünde paylaşılan bir sorumluluk olmalıdır; ancak bu şekilde, anne ve babanın ortak tercihiyle dünyaya gelen bir insanın gelişimi için gereken tüm kaynaklar eksiksiz sağlanabilir. Kadim bir Afrika atasözünün de vurguladığı gibi: “Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir.” Bu söz, geçmişteki mahalle ve köy kültürünün, ebeveynlerin omuzlarındaki yükü nasıl paylaştığını ve çocuğun yetişme sürecini kolektif bir dayanışmaya dönüştürdüğünü en iyi şekilde anlatır. Sağlıklı bir nesil, sadece iki kişinin değil, bu sorumluluğu paylaşan bir sistemin ürünüdür.

Modern ebeveynlik ise, eskiden geleneksel köylerin yerini günümüzün “modern köylerine” bıraktığı bir süreçtir. Ahırlardaki hayvanların yerini evcil dostlarımız, geniş avlulu evlerin yerini ise daralan 1+1 dairelere hapsolan çekirdek veya tek ebeveynli yaşamlar aldı. Bahçelerde peşinden koştuğumuz o ele avuca sığmaz keçiler, yerini kucağımızdaki uysal kedilere bıraktı. Ancak bu fiziksel daralma, ruhsal bir boşluğu da beraberinde getirdi; ait olma ve değer görme gibi yaşamsal ihtiyaçlarımızın karşılanamaması, hepimizi sanal dünyanın tekinsiz köşelerine savurdu. Biz ebeveynler, kendi ruhsal boşluklarımızda yönümüzü bulmaya çalışırken; siber çeteler, sanal kumar tacirleri ve uyuşturucu baronları en kıymetlilerimizi, çocuklarımızı elimizden almaya başladı. Sokakları tehlikeli bulup onları “güvende olsunlar” diye evlerimize, dizimizin dibine oturttuk. Oysa yanımızda sandığımız o çocuklar, ellerindeki telefonun soğuk ışığında, gözlerindeki o asıl pırıltıyı günbegün kaybettiler. Evin duvarları arasında koruduğumuzu sandığımız evlatlarımız, dijital dünyanın sınırsız ve kontrolsüz karanlığında aslında hiç olmadıkları kadar yalnız ve savunmasız kaldılar.

İçsel ebeveyn sistemleri de önemlidir. Babalık işlevi, ‘dünyayı tek başıma sırtlarım’ diyen annelik işlevine ortak olmalıdır. Evin içindeki sevgi ve sıcaklığın kaynağı nasıl annenin varlığıysa, dış dünyaya, sokağa çıktığımızda içimizde hissettiğimiz güvenin kaynağı da babanın varlığı olmalıdır. Bu içsel öğretiler, ancak bir araya geldiklerinde varoluşsal bir anlam ve bütünlük hissi yaratabilir; böylece sağlıklı bir ruhsal yapı için gereken “içsel ebeveyn sistemi” kurulmuş olur. Peki, anneyi tek başına “kutsal” bir makama konumlandırmak, farkında olmadan babanın makamını küçültmek anlamına gelmiyor mu? Sadece anneliği yücelten toplumsal anlayışımız, kadını özgün kimliğinden koparıp yalnızca “anne olmak için yaratılmış bir canlıya” mı dönüştürüyor? Eğer öyleyse, bu durum babanın işlevini de değersizleştirip onu sistemin dışına itmiyor mu?

Anneler Günü’nü kutladığımız bu Mayıs ayında; bir çocuğu canından çok severek büyüten tüm annelerimize selam olsun. Ancak o annelerin ellerinden tutan, saçlarını okşayan ve bu muazzam sorumluluğu omuzlayan babalarımıza da bir selam borçluyuz.

Sevda Doğan
Sevda Doğan
Sevda Doğan, psikolojik danışman ve uzman aile danışmanı olarak aile terapisi, bireysel psikoterapi alanlarında uzun yıllardır deneyime sahiptir. Lisans eğitimini psikolojik danışma ve rehberlik alanında, yüksek lisans eğitimini aile danışmanlığı alanında tamamlayan Sevda; bütüncül psikoterapi, evlilik ve çift terapisi ve cinsel terapi alanlarında uluslararası geçerliliğe sahip sertifika programlarına dahil olmuştur. Sevda, akademik çalışmalarına devam etmenin yanısıra hala Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı bir ortaöğretim kurumunda okul psikolojik danışmanı olarak çalışmaktadır. Dijital bir medya platformunda, sosyal sorumluluk olarak üstlendiği aile, ruh sağlığı gibi konularda düzenli aralıklarla programlara katılmakta ve köşe yazısı yazmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar