Yazıma öncelikle sağlık ve ruh sağlığı ne demek onunla başlamak istiyorum. Sağlık; Kuruluşundan bu yana, DSÖ sağlık tanımına ruhsal iyilik halini dahil etmiştir. DSÖ’nün ünlü sağlık tanımı: …’sadece hastalık ve sakatlık durumunun olmayışı değil, kişinin bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halinde olmasıdır’ (WHO 2001, s.1). Bu tanımda sağlığın iyileştirilmesinin merkezinde üç fikir yer almaktadır: Ruh sağlığı, sağlığın ayrılmaz bir parçasıdır; ruh sağlığı, hastalık yokluğundan daha fazlasıdır ve ruh sağlığı, fiziksel sağlık ve davranışla yakından ilişkilidir. Ruh sağlığı bireysel faktörlerden ve deneyimlerden, toplumsal yapı ve kaynaklardan, sosyal etkileşimlerden ve kültürel değerlerden etkilenir.
Kadın olmak, yalnızca biyolojik bir gerçeklik değil; çoğu zaman tarihsel, kültürel ve toplumsal olarak aktarılan ortak bir hafızayı da beraberinde taşır. Bu hafıza, kimi zaman sessizlikle, kimi zaman beden üzerinden, kimi zaman da kuşaklar boyunca aktarılan eşitsizliklerle kendini gösterir. Sinema ve belgesel anlatıları ise bu görünmez olanı görünür kılma gücüne sahiptir. WOMAN belgeseli, tam da bu noktada kadın deneyimini evrensel bir çerçevede ele alan, güçlü ve sarsıcı bir anlatı sunmaktadır.
Kadın Olmanın Ortak Deneyimi
Belgeselde farklı ülkelerden, farklı yaşlardan, farklı inançlardan ve kimliklerden kadınların kendi yaşam öykülerini paylaşmaları, kadın olmanın evrensel yönünü çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Dil, ten rengi ve kültür değişse de kadınların maruz kaldığı şiddet biçimleri, baskılar ve duygusal yaralar büyük ölçüde benzerlik göstermektedir. Farklı yaş gruplarından kadınların anlatıları, kadınlara yönelik şiddetin ve ayrımcılığın belirli bir döneme ya da yaşa özgü olmadığını açıkça göstermektedir. Belgeselde ayrıca kadın olmanın yalnızca kadın doğmakla sınırlı olmadığı; kadın hisseden, kadın kimliğiyle yaşayan ve bu kimliği bedensel olarak da inşa eden trans kadınların da aynı acılara ve dışlanmalara maruz kaldığı vurgulanmaktadır.
Bedensel engeli olan kadınların anlatıları, gücün yalnızca fiziksel yeterlilikle ilgili olmadığını; hayata tutunma biçimiyle şekillendiğini göstermektedir. Buna eşlik eden regl, hijyenik ped ve kadın bedeni etrafında örülen utanç kültürü ise hâlâ bu yüzyılda dahi kadın bedeninin denetlenmeye ve bastırılmaya çalışıldığını gözler önüne sermektedir. Erkek çocuklarına sünnet törenleriyle toplumsal onay sunulurken, kız çocuklarının regl sürecini gizlemek zorunda bırakılması; sünnetin “erkekliğe geçiş”, reglin ise “utanç” olarak kodlanması toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en somut örneklerindendir.
Toplumsal Sessizlik ve Kuşaklararası Aktarım
Belgeselde aktarılan pek çok hikâye, kadınlara yönelik şiddetin ve ayrımcılığın yalnızca bireysel deneyimlerden ibaret olmadığını; kuşaklar boyunca aktarılan, normalleştirilen ve çoğu zaman sessizlikle sürdürülen bir toplumsal yapıdan beslendiğini göstermektedir. Kız çocuklarının eğitimden geri bırakılması, güvenlik gerekçesiyle görünmez kılınmaları ya da erkek kardeşlerin ihtiyaçlarının önceliklendirilmesi, bu aktarımın en somut örneklerindendir. Sessizlik, çoğu zaman şiddetin kendisi kadar güçlü bir yeniden üretim aracına dönüşmektedir.
Kadın Bedeni, Cinsellik ve Hak İhlalleri
Belgeselde yer alan anlatılar, kadın bedeninin yalnızca şiddetin değil; aynı zamanda denetimin, karar dışı bırakılmanın ve yok sayılmanın da hedefi olduğunu göstermektedir. Cinselliğin hâlâ tabu olarak görülmesi, kız çocuklarının ve kadınların kendi bedenlerini tanımadan büyümelerine yol açmaktadır. Vajinanın ne olduğu, cinsel haz ve orgazm gibi kavramların öğretilmemesi; kadın bedeninin bilgisizliğe mahkûm edilmesinin bir sonucudur. Yaşlı kadınların da cinsellikten söz etmesi, bu tabunun kırılması açısından belgeselin en güçlü yanlarından biridir.
Kadınların çocuk doğurup doğurmama kararının dahi kendilerine ait olmaması, bu alandaki hak ihlallerinin ne denli derin olduğunu göstermektedir. Tecavüze uğradığı için damgalanan, çeyizi eksik olduğu gerekçesiyle şiddete maruz kalan, daha fazla kazandığı için rahatsızlık uyandıran ya da siyasete girebilmek için yıllarını vermek zorunda kalan kadınların hikâyeleri; yapısal eşitsizliğin bireysel yaşamlar üzerindeki yıkıcı etkisini ortaya koymaktadır.
Sonuç: Gücün Sessiz Tanıklığı
Tüm bu anlatıların ortak noktasında, kadınların yaşadıkları onca şiddet ve ayrımcılığa rağmen hayatta kalma ve direnme gücü yer almaktadır. Belgeseldeki kadınların gülümsemeleri, tam da bu gücün sessiz ama sarsıcı bir ifadesidir. WOMAN belgeseli, kadınların yalnızca mağduriyetlerini değil; dayanıklılıklarını, umutlarını ve dönüşme kapasitelerini de görünür kılmaktadır. Kadın olmanın yükünü ve gücünü aynı anda taşıyan bu anlatılar, toplumsal sorumluluğu yeniden düşünmeye ve gerçek bir değişim için harekete geçmeye davet etmektedir.
Bu davet, yalnızca fark etmekle sınırlı kalmayan bir etik sorumluluğu da beraberinde getirir. Görülen şiddetin, duyulan hikâyelerin ve paylaşılan acıların karşısında sessiz kalmamak; kadınların yaşam hakkını, beden bütünlüğünü ve öznel varoluşunu savunmayı bireysel ve toplumsal bir yükümlülük olarak görmek gereklidir.
Kaynakça
World Health Organization. (2001). The world health report 2001: Mental health: New understanding, new hope. World Health Organization.


