Travma denilince çoğumuzun zihinlerinde benzer görüntüler belirebilir; doğal afetler, yaşanan büyük kazalar, savaşlar veya istismar öyküleri. Bu yaşantıların travmatik etkiler yaratması neredeyse herkes için geçerliliği olan bir durumdur. Lakin klinik açıdan bakıldığında, insanların yaşamış oldukları sıkıntıları yeterince büyük kategorisinde görmedikleri sebebiyle travma adı altında toplamak pek genel geçerliliği olan bir husus değildir ve kaçınılan bir durum olarak karşımıza çıkar. İnsanlar kendi kendilerine “benim başıma gelen olaylar travma sayılmaz” “daha kötüsünü de yaşayanlar var” veya “abartıyorum” gibi düşünceleri içselleştirdiklerini görebiliyoruz. Peki travma sadece büyük olaylardan mı doğar?
Literatüre baktığımızda travma, sadece olayların kendi içlerinde değil, bireylerin o olaya nasıl baktıkları ve deneyimledikleriyle de ilişkilidir. Yaşanan aynı olay, biri için sarsıcı bir travma etkisini ortaya çıkarırken, diğer bir kişi için daha yönetilebilir olabilir. Bu farkın oluşmasındaki temel unsur, kişinin travmatik olay diye adlandırabileceğimiz olayı yaşadığı esnada kendisini ne kadar güvende hissedip hissetmediği, destek alıp almadığı veya başa çıkma stratejileri ile ilişkilidir. Bu sebeple travmayı “olayların büyüklüğü” ile değil, “olayları yaşayan bireylerin sinir sistemleri” ile ilişkilendirmek daha doğru olacaktır. İşte tam da bu noktada “küçük travmalar” adı altında oluşan yaşantılar daha önemli bir hale gelir. Kazalar veya doğal felaketler gibi yoğun olaylar bazen “büyük travmalar” olarak adlandırılırken; duygusal ihmal, sürekli eleştiriye maruz kalma, değersizleştirilme, sınır ihlalleri gibi tecrübeler “küçük travmalar” olarak adlandırılır. Bu deneyimler çoğu zamanda dramatik olmak zorunda değildir, tam tersi hayatın bir parçası haline gelmiş bile olabilir. Lakin çocukluk ve ergenlik döneminde tekrar eden davranışlar ve deneyimler, insanların kendilik algılarını ve çevre ile kurdukları ilişkileri derinden etkileme olasılığı vardır.
Birikmiş Deneyimlerin Gücü
Travmatik etkinin ortaya çıkması için çoğu zaman bir birikmişlik meydana gelmelidir. Tek bir olay neticesinden çok, uzun süre boyunca maruz kalınmış güvensizlik, öngörülemezlik veya duygusal olarak yalnız olma gibi sinir sistemini devamlı bir tehdit altında tutma eğilimi mevcuttur. Bu olaylar neticesinde bireyler yetişkinlik dönemlerinde yaşadıkları ilişkilerde sürekli tetikte olma hali, yoğun bir kontrol ihtiyacı, duygu bastırımı veya daha duygusal olma gibi belirtileri gösterebilirler. İnsanlar bazı zamanlarda bu tepkileri kendi kişilik özellikleri olarak görebilirler; lakin aslında bu davranış örüntülerinin altında işlenememiş travmatik yaşantılar yatma olasılığı vardır. Bazı klinik çalışmalarda görüyoruz ki, çocukluk dönemlerinde fiziksel şiddete maruz kalmamış lakin duygusal olarak devamlı görmezlikten gelinmiş bireyler yukarıda bahsettiğim davranış örüntülerini sergileyebilirler. Bu çocukların tüm temel ihtiyaçları karşılanmış bir aile ortamında büyümüş olmaları durumu değiştirmez. Ama duyguların görmezden gelindiği, ihtiyaçların küçümsenmiş olduğu veya sadece başarı odaklı bir sevgi ile karşılaştıkları ortamlarda yetişmek, güvensizliğin kapısını aralamaktadır. Yetişkinliklerinde bu çocuklar, yaşayacakları ilişkilerde terk edilme korkusu, değer görmeme korkusu veya sürekli bir yetersizlik hissi ile baş etmek zorunda kalabilirler. İşte tam da burada travma yüksek sesle “Ben buradayım” demez; travma sessizce içselleştirilmiş mesajlarla kendisini belli eder.
Görünmez İzler ve Duygusal Hafıza
Travma her zaman hatırlanan bir olaydan kaynaklanması doğru bir görüş değildir. Genellikle erken yaşantılarda bireylerin sinir sistemleri, yaşadıkları deneyimleri sözel hafızada değil, fiziksel ve duygusal hafızaya kaybetmektedir. Bu sebeple bireyler “somut bir şey hatırlamıyorum ama sürekli huzursuzum” gibi ifadelerde bulunabilirler. Travma bazen bir anıdan değil, bir histen de doğabilir; sürekli gergin olmak, aniden donakalma davranışları veya yakınlık içerisinde oldukları insanlardan kaçma davranışında bulunma gibi.
Bu bakış açısıyla bakıldığında, travmayı sadece büyük olaylar ile sınırlandırmak yanlıştır ve yaşadıkları psikolojik yükü görmezden gelmeye sebep olabilir. Travma yaşamış olmayı kabullenmek, yaşanılmış olan olayların büyüklükleri ile ilgili bir yarış içerisine sokmak değil; bireylerin içselleştirmiş oldukları deneyimleri ciddiye almaktır. “Bu yaşadığım olay bana ağır geldi” demek, iyileşmenin ilk ve en önemli adımıdır.
Sonuçta travma her zaman büyük, dramatik veya yıkıcı olmak zorunda değildir. Travma sadece sarsıcı olaylar yaşandığı için meydana gelmez. bazen en derin izlerimiz, uzun süredir fark etmediğimiz, adlandırmadığımız ve normal kabul ettiğimiz yaşantılarımızdan kaynaklanabilir. Travmanın ne olduğunu anlamak, yaşanılan olayları kategorize etmekten çok, insanların iç dünyasındaki yakınlarını duymak ile ilişkilidir. Çünkü gerçekten iyileşmek, yaşanılan olayları küçümsemekten çok onları görmeye başladığımızda mümkün olabilir.



Çok teşekkür ederim Elif hanım zaman ayırdığınız
için de ayrıca teşekkürler
Sevgiler, saygılar
İyi çalışmalar dilerim