Başlıktan da anlaşılabileceği üzerine bu ay sizlere bahsi geçen kitaptan bana kalanları derlemeye çalışacağım bir yazı olacak bu. Öncelikle bu kitabı bundan öncekilere nazaran çok daha hızlı okuduğum ve aylarca süründürmediğim için kendime, sonrasında da bu denli akıcı bir kitap yazarken aklımdaki pek çok boşluğu da doldurduğu için Kottler’e teşekkür etmek istiyorum. İnsanı A noktasından alıp cesareti ve kabulü doğrultusunda alfabenin başka başka harflerine götüren ama bir terapistin de hiçbir zaman Z noktasına gidemeyeceğini bizlere öğreten bu başyapıt; benim alanda ilerledikçe zihnimde yer edinen, kendi kendime acaba diye düşündüğüm ve zaman zaman beni kaygılandıran birçok alt başlığa dokunduğu, hatta büyük bir kısmına da kabul ile bu kaygıların hemen hemen hepsini şefkatli bir zemine çekerek onlara cevap olduğu için, zannediyorum ben bu kitabı çaylaklık yıllarımda bana çok yardımı dokunmuştu diye anacağım bir başyapıt olarak hatırlayacağım.
Neden Terapist Olmayı Seçtik?
Üzerimize fazla gelindiğini düşündüğüm ve diğer çoğu mesleklere sorulmadığı için biraz da haksızlık olarak tanımladığım bir konuyla başlıyor kitap; Neden terapist olmayı seçtik? Bu hayli derin soruya her ne kadar erken dönem kayıpları, doyurulmamış narsist tanıma veya onaylanma ihtiyaçları cevap olarak gösterilse de cevabın bir pazar tezgahından seçilir gibi kolaylıkla elde edilebileceğini düşünmüyorum. Fakat kitapla beraber bu tarz ‘’zor soruların’’ varlığını kabul etmeye ve hemen bir cevap verme baskısını da reddetmeye yakınlaştığımı rahatlıkla söyleyebilirim sanırım.
Bilim ve Sanat Arasında Terapi
Arada kalmışlığımızın bir başka versiyonunu da gerçekten bilime dayalı bir iş mi yaptığımızı yoksa 45 dakika boyunca karşımızdakini şefkatle dinleyip paralarını alıp bir diğerine olmayacak şeyler mi vadettiğimizin tartışıldığı bu yıllarda Kottler şu örneği vererek sağlam bir argüman üretiyor: ‘Danışana vadettiğimiz sevgi yeterli değildir. Yeterli olsaydı ebeveynler çocuklarını sırf iyi niyetle iyileştirebilirlerdi. Terapistler bilgedir, bilgilidir. İnsan doğası üzerine uzmanlaşmışlardır. Yani hem bilimin hem de sanatın izinden gider; soyut ve muğlak olanın yanında somut ve kesin olanı da çalışırlar.’ (Kottler, 2017, s. 55).
Terapötik Enerji ve Model Olma
Bunların yanında lisansa başlamadan önce: Bu psikologlar neden böyle farklı bir tonda konuşuyorlar? Ya da şimdilerde: Acaba benim de sesimi böyle sakince ayarlayıp konuşmam mı gerekiyor, bunu nasıl yapabilirim ki, gerek var mı? Şeklindeki sorularıma cevaben şu satırları yazarak bunun önemini vurguluyor. ‘Örneğin en muğlak ve tarif edilmesi zor düzeyde, terapistin enerjisinin danışanın duygudurumu ve davranışları üzerinde belirgin bir etkisi vardır. Sakin sakin oturan, yumuşak bir ses tonuyla konuşan terapist en telaşlı danışanı bile sakinleştirecektir. Korkuları, fobileri, panik bozuklukları olan kaygılı ve gergin bireyler, sakin modellere olumlu yanıt verirler. Bizim iletişim biçimimizden, oturup kalkmamızdan, konuşma hızımızdan, dinleme tarzımızdan, sakin bir insanın nasıl işlev gösterdiğine dair bir şeyler öğrenirler. Öte yandan terapistin enerjisi canlı olduğunda, odayı doldurduğunda en pasif kişiler bile birazcık uyanacaktır. Danışanlar, ürettiğimiz bireysel enerjiye kayıtsız kalamazlar. Canlılığımıza ve onu yönetebilme becerimize hayranlık duyarlar. Birer model olarak yapıcı insan enerjisinin canlı örneklerini teşkil ederiz.’ (Kottler, 2017, s. 57-58).
Mesleki Kimlik ve Özel Hayat Sınırı
Yazar, pek çok yazarın terapistliği bir iş veya meslekten ziyade alın yazısı olarak nitelendirdiğini söylerken aslında belki de biz terapistlerin özel hayatlarımızla mesleğimiz arasında bir sınır olmamasından, psikologluğun seans odasının kapısını kapatıp, binayı terk ettiğimizde ardımızda kalmamasından mustarip oluşumuzdan ama çevremizdeki pek çok insanın bu ‘özelliğimizden’ memnun oluşu ikiciliğinden bahsediyor. Bu her ne kadar yorucu da olsa, zaman zaman çevremizde bize duyulan bu dehşetli ihtiyaca binaen ağzımızdan çıkacak birkaç cümlenin, aynı düzeyde dehşetle ve minnetle karşı tarafa tesir etmesi de bizlerin bu konuda ne düşüneceğine karar vermesini zorlaştırmıyor değil.
Başarısızlıklar ve Zor Danışanlarla Çalışmak
Pek çok ikilemle sarmalanmış kitabımız bazı somut gerçekleri de gözler önüne sunmaktan kaçınmıyor: ‘Herkesin her şeyini düzeltmeye çalıştığımızda bize kendimizi yetersiz hissettiren durumlar içerisinde kalırız. Halbuki insanlar uzattığımız eli çaresiz kalana kadar tutmazlar’ (Kottler, 2017, s. 160). ‘Başarısızlıkları anlamlandırmanın yolu öncelikle onları sahiplenmekten geçer. Hatalarınızı kabul etmeniz ve güvendiğiniz meslektaşlarınızla bunu açıkça konuşabilmeniz gerekir.’ (Kottler, 2017, s. 161). ‘Her zaman her danışana aynı düzeyde ilgi beslemeyiz, bu mümkün de değildir; önemli olan en çok ve en az sevdiğiniz danışanları dikkatle incelemek ve bu bilgiden kendinize dair bir şeyler çıkarmaktır’ ve ‘Danışanlar ister aşırı uyumlu olsunlar ister ileri düzeyde saldırgan, artık biliyoruz ki aslında tek yaptıkları kendilerini tek parça halinde tutabilmek uğruna ellerinden geleni yapmaktan ibarettir’ (Kottler, 2017, s. 179). Zor danışanlarla baş etmek için şu tavsiyeleri veriyor: ‘Sorunun sizde mi, yoksa danışanda mı olduğuna karar verin. Gereksiz çatışmaların altından çoğu zaman kendi sabırsızlığınız ve kontrol ihtiyacınız çıkacaktır. Direncin, danışanın savunmalarının amacına ve işlevine saygı duyun. Danışanın rahatsız edici veya manipülatif davranışının ona uzunca bir süre hizmet ettiğini rahatlıkla varsayabiliriz. Sizi kızdırması veya dengenizi sarsması, davranışın sizde de işe yaradığının ispatıdır.’ (Kottler, 2017, s. 191).
Sıkılma ve Değişim Süreci
Sıkılma hakkında: ‘Sıkılma, geçici veya kronik olarak yaşanan bir ilgi ve ivme kaybıdır. Her ne kadar son derece rahatsız edici bir yaşantı olsa da, zihne ve ruha yeniden canlanmaları için gereken zamanı tanımaya yarar. (Kottler, 2017, s. 195). ‘Milton Erickson, “Siz inandırıcı bir performans ortaya koyarsanız danışanlar da hayatlarını değiştiriyormuş gibi yapmaya başlayacaktır,” derdi. “Derken, eğer her şey yolunda giderse bir süre sonra ‘-mış gibi’ yaptıklarını unutacaklardır.”’ (Kottler, 2017, s. 268).
Kişisel Kazanımlar ve Son Notlar
Bu kitabın bana öğrettiği ya da zihnimdekileri pekiştirdiği birkaç noktayı sizlerle paylaşmak istiyorum: Danışanına kendin uyamayacağın tavsiyeleri verme. Zihninden ya da dışarıdan pek çok ses, tahmin, fikir gelse de bu sezgilerini bir kenara koymayı bil ki haddinden fazla yorum yaparken danışanın gerçekten anlamayı kaçırmayasın; çünkü günün sonunda senin yaptığın yorumlarla değil danışanın gerçekliğiyle yol alacaksın. Şunları yapın, bunlardan kaçının gibi listelerin beklentilerini tamamen yerine getiremeyeceğini bil, kendi yolunu ve klinik stilini bulacağını ve bunu zamanla olacağını unutma. Hata yapacağını, hatta pek çok hata yapacağını kabullen; kendine duyduğun şefkatin elini bırakmadan bu sonuçların üzerine düşünerek yeni yollar dene. Ne kadar uğraşırsan uğraş ne kadar eğitim alırsan al bazı terapilerin iyi olacak, bazıları kötü; aradaki farkı görebil, yeter. Bir terapist olarak günlük tut.
Kendime, lisansın son döneminde pek çok şeyle cebelleşirken kazanımlarını yanında pek çok da kayıp yaşayan Ayşenur’a ya da Psikolog/Terapist Ayşenur Hanım’a bir not bırakarak bu yazıyı tamamlamak istiyorum, çünkü zaten ömrüm yeterse bu meseleler üzerine senelerce konuşacağım. Yapmaya değecek her şey zordur (Kottler, 2017, s. 81).
Kaynakça
Kottler, J. A. (2017). Terapist olmak. Pegasus Yayınları.


