Kimi zaman gökyüzü habersizce kararır ve birdenbire bastıran sağanak bizi savurur. Bu anlar, hayatın beklenmedik dönemeçlerinde, ansızın üzerimize çöken bir yağmur bulutunun altında kalmak gibidir. Terapinin yolculuğu da benzer bir metafora sahiptir: Bastırılmış duygular, biriktirildiğinde içimizde toplanan karanlık bulutlar gibi birikip sonunda yüzeye çıkar. Terapi sürecindeki bu iniş çıkışlı duygusal dalgalanmalar, sürecin doğal akışındadır; bastırılmış duyguların açığa çıkması, terapinin yanlış ilerlediğinin değil, kişinin “iç dünyasıyla daha gerçek bir temas kurmaya başladığını” gösterir. Bu nedenle seanslardan sonra bazen kendimizi daha yorgun, dağınık veya hüzünlü hissetmek normaldir; bu durum bir başarısızlık değil, aksine yeni farkındalıkların habercisidir. Yoğun bir yağmurun altında yürüdükten sonra dağılmış ve yorgun hissetmek ancak ardından toprağın derinliklerinde filizlenecek köklerin de olacağını fark etmek demektir.
Ruhun Mevsimleri ve İhtiyaçlar
Terapi sürecinde yaşanan bu duygusal sağanakları, fırtınaları doğadan benzetmelerle daha iyi anlayabiliriz. Bir şiirde bahsedildiği gibi “yağmur hem besler hem de yok edebilir”. Uzun süre yağmur almayan bir ormanın özlemi gibi beklenen her yağmur, ruhu beslerken; bazen beklenmedik bir fırtına aniden bastırabilir, bizi korumasız bırakabilir. Uzun süre havada asılı kalan bastırılmış duygular, güvenli bir terapötik ortamda açığa çıktığında ilk başta zorlayıcı görünse de, aslında zihni sulayan can damlaları gibidir. Aksi durumda, içimizdeki kuraklığı görmezden gelmek, tıpkı “kötü durumda olan bir bitkiye gübre verip, ona su ve güneş sağlamadan toparlanmasını beklemek” gibidir. Bu benzetme ruhsal sağlığın temel gereksinimlerini kavramamızı sağlar. Bedensel olarak güneşe, suya ve toprağa ihtiyaç duyduğumuz gibi, ruhumuzun da güven, anlayış ve duygusal destek gibi temel besinlere ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçlarımızı karşılayacak kaynaklar yetersiz kaldığında ise kendi kaynaklarımızı kendi ellerimizle oluştururuz: kendimize dönerek.
Gökyüzü ve Duygusal Dayanıklılık
Yağmur metaforu terapötik süreç boyunca farklı biçimlerde bize yol gösterir. Öfke tufanı kimi zaman şimşek gibi içimizi titretebilir; diğer yandan ilkbahar yağmuru gibi nazik bir sızıntı, eski acıları yumuşatabilir. Bir edebiyatçının dediği gibi, “yağmur ayrılık demek, kavuşmak demektir.’’ Bu sözler hatırlatır ki her fırtına, içinde hem hüzün hem umut taşır. Modern psikolojide de benzer bir bakış açısı vardır: Bir metafor bize “Sen mavi gökyüzüsün; duyguların ise üzerindeki hava olaylarıdır” diyor. Yani sen ne kadar sabit ve geniş bir gökyüzü olsan da, ansızın bastıran sağanaklar gelip geçicidir. En şiddetli yağmur bulutları bile sonunda dağılır; yoğun bir anksiyete ya da derin bir hüzün de zamanla diner. Bu süreçte “iyi hissetmeme hali” bize aslında içimizde saklı çiçeklerin filizlendiğini, köklerimizin derinleştiğini müjdeleyebilir. Duygusal dayanıklılık da tam bu noktada yeşerir. Duygusal dayanıklılık duyguları bastırmak değil, onları tanıyarak sağlıklı biçimde onlarla başa çıkma becerisidir. Tıpkı kaslar gibi, bu direnç de çalıştırıldıkça güçlenir. Yani ne kadar çok fırtınadan geçersek, o kadar güçlü gövdemiz olur.
Fırtınanın Ardındaki Aydınlık
Sonuçta unutma ki her yağmur geçicidir ve arkasında yeni bir hayat bırakır. Terapi yolculuğunda rastladığın zor anlar, tıpkı dinince gökkuşağı beliren bir yağmur gibi, ruhunda da renkli bir umut doğurur. Hayatta olduğu gibi terapide de bazı anlar yavaş ilerler; çünkü terapi hızla tamamlanan bir yolculuk değil, iniş çıkışlarıyla derinleşen uzun bir serüvendir. Her düşüş, bize yeni bir öğrenme fırsatı sunar, her adım her basamak zemini daha sağlam kılar. Kötü bir günün ardından güneşin açması gibi, zamanla bulutların geride bıraktığı aydınlık etkiyi hissedersin. Terapi, fırtınayı durdurmak değil; fırtınanın ortasında nefes almayı öğretmektir. Gerileme sanısının ardında derinleşen bir yol gizlidir; orada da kökler daha sağlam tutunur. Bu süreçte kazanılan her farkındalık, gelecekteki fırtınalara karşı en büyük sığınağın olacaktır.


