Mucize filmini izleyenlerimiz vardır gerçek yaşanmışlığı konu alıyor genel temasında hayatta aslında sevgiyle ve ilgiyle bir mucize yaratacağımızı anlatıyor. Bu film yalnızca bir hikâye anlatmaz; bize insanın insana dokunduğunda neler değişebileceğini gösterir. Hayatın içinde çoğu zaman “zor”, “imkânsız” ya da “değişmez” olarak etiketlediğimiz durumların aslında ne kadar kırılgan olduğunu fark ettirir. Sevgiyle, ilgiyle ve sabırla bakıldığında, çoğu şeyin dönüşebileceğini hatırlatır. Belki de bu yüzden bu film, izleyenlerin içinde bir yere dokunur. Çünkü herkes bir şekilde sevilmeye, anlaşılmaya ve görülmeye ihtiyaç duyar.
Sevginin düzeltemeyeceği, iyileştiremeyeceği bir şey yok. Bir çocuğun elinden tutmakla başlar gelişim ve iyileşme hali. “İlgi ve sevgi.” Bu cümleler benim için yalnızca bir inanç değil, bizzat deneyimlediğim bir gerçekliktir. Sevgi, bazen kelimelerden önce gelir. Bazen bir bakış, bazen bir bekleyiş, bazen de sadece orada olmak demektir. Özellikle çocuklarla çalışırken bunu daha derinden hissedersiniz. Çünkü çocuklar yapmacıklığı değil, gerçek ilgiyi tanır. Onlara uzatılan bir el, çoğu zaman dünyayla kurdukları ilişkinin ilk köprüsü olur.
İmkansızı Başarmak Belki De Buna Denilebilir
Toplum olarak çoğu zaman başarıyı büyük sonuçlarla ölçeriz. Oysa bazen bir çocuğun göz teması kurması, bazen bir kelimeyi ilk kez söylemesi, bazen de kendi isteğiyle bir oyuna katılması en büyük başarıdır. İmkânsız dediğimiz şey, çoğu zaman yeterince sabır göstermediğimiz ya da doğru şekilde yaklaşamadığımız alanlarda karşımıza çıkar. “P” kendi halinde fakat dünyaya gelirken yaşayacağı nörolojik bozukluklardan habersiz bir çocuk.
Her çocuk hayata kendine özgü bir hikâyeyle gelir. Kimisinin yolu daha düz, kimisininki daha karmaşıktır. “P’nin hikâyesi” de böyleydi. Henüz dünyaya gelirken karşılaşacağı zorluklardan habersizdi. Ama asıl mesele, bu zorlukların onun kimliğini tanımlamasına izin verip vermeyeceğimizdi. Tanı olarak Asperger başlangıcı olarak konulmasa da halen araştırılmaya devam ediyor onunla tanışmadan önce raporlarına baktığımda tuvalete sık çıkmayan tutan, sosyal ortamlarda arkadaşlarıyla birlikte aynı etkinlikleri yapamayan, sadece manyetik oyuncaklarla bina inşa etmekle zamanı geçiren kendini yeterince ifade edemeyen ve gerçekten düzelmesi zor bir çocuktu.
Raporlar bazen gerçeği anlatır, bazen de insanın ruhunu görmezden gelir. Kağıt üzerindeki tanımlar, davranış listeleri ve değerlendirmeler bir çocuğun potansiyelini tam olarak yansıtmaz. P için çizilen tablo da oldukça zordu. Sosyal hayattan uzak, kendi içine kapanmış, sınırlı ilgi alanlarına sahip bir çocuk olarak görülüyordu. Onunla ilk tanıştığımda onunla temasımda anlamıştım bir mucize olacağını onu tanıdıkça güven alanı ona sağladıkça kendisini daha iyi ifade etmeye başladı.
İlk Temas Bazen Her Şeydir
Bir çocuğun sizi kabul etmesi, size yaklaşması ya da gözlerinize bakması, kelimelerden çok daha fazlasını anlatır. Güven alanı oluşmadan gelişim olmaz. Güven olmadan iyileşme başlamaz. “P” ile aramızda kurulan bağ, zamanla onun dünyaya açılan kapısı haline geldi. 4. kez tuvalete gitmeye başladı farklı bilişsel oyunlarla oynamaya başladı ve elimi tutarak göz temasıyla benimle oyun arkadaşı oldu.
Bu değişimler küçük gibi görünebilir ama aslında çok büyüktür. Çünkü her biri, bir eşiğin aşıldığını gösterir. Beden farkındalığı, sosyal etkileşim ve duygusal bağ aynı anda gelişmeye başlar. Bir çocuğun elinizi tutması, “buradayım” demesidir. “Sana güveniyorum” demesidir. Halen bu süreç ilerlerken daha da onunla birlikte ilerleyeceğimizi düşünüyorum. Bu bir bitiş değil, bir yolculuktur. Gelişim doğrusal değildir; inişleri ve çıkışları vardır. Ama sevgi varsa, yol devam eder. Birlikte ilerlemek, birlikte öğrenmek ve birlikte dönüşmek demektir.
Bu ay böyle bir konu almak istedim çünkü hayata geliş amacımın birine bir katkıda bulunmak ve imkansızı başarmanın verdiği o lezzetin verdiği özgürlüğü yaşıyorum. İnsanın hayat amacını bulması bazen yıllar sürer, bazen de bir anlık fark edişle olur. Bir çocuğun gelişimine tanıklık etmek, ona eşlik etmek ve bu dönüşümün parçası olmak, insana tarifsiz bir özgürlük hissi verir. Bu özgürlük, başkası için bir şey yapabilmenin verdiği derin bir anlamdan gelir. Alman pedagog ve psikiyatristin çok zor gördüğü bir vaka ama zor olan aslında o küçük çocuğun elinden tutamamak.
Asıl zorluk tanıda değil, yaklaşımda gizlidir. Bir çocuğun elinden tutamamak, onu gerçekten görememektir. Çünkü her çocuk, görülmek ve anlaşılmak ister. Hepimiz öyle değil miyiz kendimizi ifade edemediğimiz zaman biz olmaktan çıkıyoruz. Bu yalnızca çocuklar için geçerli değildir. Yetişkinler de kendilerini ifade edemediklerinde içlerine kapanır, uzaklaşır ve yalnızlaşır. Neyiz biz gerçekten ben kimim “wer ich bin?” bunu üniversitede hocamız sorduğunda ve 1 dakika düşünmemizi istediğinde bulamadığım yanıtın ta kendisiyim. Bu soru hepimizin içinde yankılanır. “Ben kimim?” sorusu, belki de hayat boyu cevap aradığımız bir sorudur. “Bunu sizlerde kendinize sorun ne için varım ben?” Belki de cevap, bir başkasının hayatına dokunduğumuz anda ortaya çıkar.


