Bir toplum için dil ve kültür, o toplumun kendine özgü karakterini yansıtan en temel bileşenler arasında yer alır. Dil yalnızca söze dökülen kelimelerden ibaret değildir; söze vurulan ya da vurulmayan, algılanan, maruz kalınan veya başkalarına aktarılan tüm kültürel unsurların bir toplamıdır. Kültür ise dil, tarih, coğrafya ve insan faktörünün bir araya gelmesiyle şekillenen; bir toplumun kim olduğunu belirleyen ve bu kimliği görünür kılan en güçlü olgudur. Bu iki kavram arasında derin, kopmaz ve sürekli bir etkileşim bulunur.
Dil ve Kültür İlişkisi
Dil ve kültür, tıpkı insanlar gibi yaşayan yapılardır. Zamanla değişir, dönüşür ve birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler. Nasıl ki her bireyin ve her toplumun kendine has bir gelişim örgüsü varsa, dillerin de konuşuldukları kültürle kurdukları canlı bir ilişki vardır. Dil, yalnızca iletişim aracı değil; aynı zamanda o kültürün dünyayı algılama biçiminin bir yansımasıdır. Bu nedenle her dil, içinde doğduğu coğrafyanın, o coğrafyada yaşayan insanların psikolojik eğilimlerinin ve toplumsal bakış açılarının izlerini taşır. Bu izler zamanla bazı kavramların detaylandırılmasına, bazılarının ise budanmasına yol açar.
Buna çarpıcı bir örnek olarak Japonca gösterilebilir. Japoncada İkinci Dünya Savaşı dönemine dek yeşil ve mavi renkler belirgin bir biçimde ayrıştırılmamış, her ikisi de “ao” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu durum, toplumda yeşil ve maviyi kesin çizgilerle ayırt etme ihtiyacının bulunmadığını göstermektedir. Sonuç olarak, fiziksel olarak farklı dalga boylarına sahip olan iki renk, dilsel düzlemde tek bir kategori altında toplanmıştır. Ancak küreselleşmenin ve kültürel etkileşimin artmasıyla birlikte bireylerin renkleri daha ayrıntılı algılamaya başlaması, Japoncada da bir dönüşümü beraberinde getirmiştir. Günümüzde yalnızca mavi ve yeşil ayrımı yapılmakla kalmamış, yeşilin farklı tonları için dahi yeni kelimeler ortaya çıkmıştır. Bu örnek, toplumsal algıdaki değişimin önce dili, ardından bireysel duyumsamaları ve nihayetinde bütün bir kültürü etkileme gücünü açıkça gözler önüne sermektedir.
Algılar Dil Gelişimini Nasıl Etkiler?
Dil anne karnından başlayarak öncelikle annenin sonrasında bakım veren yakın çevrenin algıları çerçevesinde değişerek ve gelişerek insan ömrünün tüm aşamalarında bireyle beraber şekillenmektedir. Çevrede bulunan insanların dünyayı algılama biçimi çerçevesinde dilin temellerinin atıldığı 0-6 yaş döneminde bir çocuk, dilbilgisi ve telaffuz yapısını öğrenirken bir yandan yakın çevresinde dili konuşanlar tarafından kelimelerin kendi başlarına ifade ettikleri o dile mahsus anlamları da öğrenir. Bu öğrence hem bireysel algılar tarafından hem de toplumun en küçük yapıtaşı olan ailenin mikro toplumsal algısı çerçevesinde gerçekleşir. Çocuk önce çevresinden aldığı duyumsal anlamlarla düşünme biçimini zenginleştirir ve detaylandırır; bir yetişkin olduğunda ise kendi algıladığı ve kullandığı anlamlarla sözcükleri topluma ve kültürüne daha çağdaşlaştırılmış hali ile kazandırmaya hazırdır.
Sapir-Whorf Hipotezi
Dil ile algı arasındaki bu ilişkiyi açıklayan önemli yaklaşımlardan biri, Edward Sapir ve Benjamin Whorf’un geliştirdiği Dilsel Görelilik kuramıdır. Bu kurama göre her dil, gerçekliği kendine özgü bir biçimde yansıtır ve birey dünyayı konuştuğu dil aracılığıyla algılar. Bir kelime yalnızca kullanıldığında değil, anlam dünyasında yer ettiğinde de kendi gerçekliğini yaratır. Bu nedenle farklı dillerde aynı kavramı karşılamak için kullanılan kelimeler, birebir çeviriyle aktarılsa bile, her toplumda aynı duygusal ve kültürel çağrışımları taşımaz.
Bu durumu daha somut hale getirmek için “ölüm” kavramının farklı dillerdeki karşılıklarına bakmak yeterlidir. Türkçede “ölüm”, bedendeki yaşam enerjisinin sona erdiği keskin bir bitişi ifade eder. Latincede “mori”, zamanla varılan bir sonu çağrıştırır; insan adım adım ölür. Arapçada “el mevt” ise yaşamın durduğu fakat yeniden başlayacağına inanılan bir geçiş noktası olarak algılanır. Aynı olgu, farklı dillerde farklı duygusal zeminler ve anlam katmanlarıyla şekillenir. Her bir sözcük bulunduğu dilde kendi etimolojik arka planı ile dile ve kültüre farklı anlam katar.
Bir dili ana dili olarak konuşan birey için “o dili bilmek” ten ziyade “o dili yaşıyor” demek daha doğru bir tanımdır. Çünkü dil, kültürün en çekirdek kodlarını taşır ve bu kodlar bireyin hayatı algılama biçiminden duygularını ifade edişine kadar her alanda kendini gösterir. Bu nedenle insan, her kültürde başka türlü sever, başka türlü yaşar ve başka türlü ölür. Dil, bu farklılıkların hem taşıyıcısı hem de kurucusudur.


