Bu yazıma, başlığımdaki soruya cevap ararken öncelikle başka bir soruyla başlamak istiyorum: Zebralar neden ülser olmaz? Dinlediğim bir podcast sayesinde ilgimi çeken ve Robert Sapolsky’nin kitabına dayanan bu konudan sizlere de bahsetmek isterim.
Bir zebra aslandan kaçarken büyük bir stres yaşar ama kurtulduğu an sakince yaşamına devam eder. Zebra, günün geri kalanını biraz önce yaşadığı kriz durumunu düşünerek geçirmez veya aslan bu zebrayı avlayamadım, diğer günlerde de avlayamazsam ne olur endişesine kapılmaz. Kriz, hayvanlar için kısa vadelidir; olur ve biter. Onların olaylardan sonraki normal yaşama adaptasyonu kolaydır.
Modern insanda bu durum şöyledir: “Fiziksel bir tehdit olmaksızın sadece düşünce gücüyle geçmişi ve geleceği şimdiye taşıyarak bedenimizi sürekli alarm sisteminde tutarız.”
Kendi hayatıma, arkadaşlarımla yaptığım sohbetlerime bakıyorum. Yaşadığımız günü, şuanın sorumluluklarını unutup geçmişle birlikte aylar, hatta yıllar sonrasının getireceği ihtimalleri, negatiflikleri bugünden kendimize yükleyerek üç zaman dilimini (geçmiş-şimdi-gelecek) şimdide yaşıyoruz. Zaten henüz “şimdiye” yetişmeye çalışırken bir beden ve bir zihin nasıl birden çok parçaya bölünebilir ki?
Zihnimizin Açık Kalan Sekmeleri
Bu bölünmüşlüğü çoğunlukla fark etmiyor ve her şeye yetişmeye çalışıyoruz, taa on yıl sonraki halimize kadar… Hatta pek çoğumuz “Şu an stresli bir dönemde değilim, her şey yolunda” derken yanılıyor olabilir. Örneğin, akıllı telefonlarımızı düşünelim. Ekranda açık görünen hiçbir uygulama olmamasına rağmen şarjımız beklenenden hızlı tükenebilir çünkü arka planda çalışmaya devam eden fark etmediğimiz uygulamalar vardır. Stres de zaman zaman buna benzer şekilde işleyebilir. Günlük sorumluluklar, gelecek kaygıları, belirsizlikler ya da çözülmemiş problemler zihnimizde “arka plan uygulaması” gibi açık kalabilir. Biz kendimizi sakin hissederken enerjimiz bu süreçler tarafından kullanılmaya devam eder. Gündelik hayatta yaşadığımız baş ağrıları, kronik yorgunluklar da bu birikmenin yani fark edilmeyen stresin somutlaşmış halidir.
Peki, bizi bu duruma getiren mekanizma ne? Biyolojik olarak bakarsak, modern dünyaya uyum sağlamaya çalışan ilkel beynimizdir. Beynimizin tehdit merkezi için yıllar önceki bir yırtıcı hayvan ile bugünkü gelecek kaygısı arasında hiçbir fark yoktur. Ortada somut bir tehlike olmaksızın sadece bu düşünceler sayesinde sistem alarmı çalıyor ve beyin bizi korumak için kimyasal salgılıyor.
Aynı Anda Kaç Zamanda Yaşıyoruz?
Savaş veya kaç dediğimiz mekanizma bir yanda dururken olayın en tuhaf tarafı da burada başlıyor. Omuzlarımız birçok yükü taşırken, zihnimiz de arka planda zaman ve beden uyumu karmaşasıyla uğraşırken bir yandan da kendimizden mutluluk ve sakinlik bekliyoruz. Kendi yarattığımız zaman labirentinde ruhumuzu üç parçaya bölüp sonra da dönüp kendimize “Neden iyi hissetmiyorum?” diye soruyoruz.
Özetlersek, her köşesinden “stresten uzak durun” tavsiyeleri çıkan yaşamımızda asıl mesele stresi yok etmek ya da kaynağını bulmaya çalışmak değil. Yaptığımız şey; olmuş, olan ve olacak olanın stresini tek bir anda toplayarak kendimize ne kadar büyük bir haksızlık yaptığımızı görmek ve kendimize es verebilmek. Ne de olsa hiçbir zebra, henüz doğmamış bir aslanın korkusuyla otlamayı bırakmıyor…


