Pazartesi, Şubat 2, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Mutluluk Diktatörlüğü: Acı Çekme Hakkımızı Kim Çaldı?

Her köşe başında ‘Sadece iyi enerjiye odaklan.’ diyen bir tabela, her ekranda ‘Asla pes etme.’ diye bağıran bir influencer var. Mutluluk artık doğal bir duygu değil, bir performans ödevi mi? Eğer bugün üzgünseniz, bu sadece modunuzun düşük olduğu anlamına gelmiyor. Sanki modern dünyanın başarı kriterlerini yerine getirememiş bir başarısızlık örneğiymiş gibi hissettiriliyor. Trajedinin yasaklandığı, acının ise bir sistem hatası sayıldığı pembe hapishaneye hoş geldiniz.

Bu pembe hapishanenin duvarları sadece toplumsal baskıyla değil, bizzat kendi zihnimizin işleyiş biçimiyle örülüyor. Dışarıdan gelen ‘Sürekli mutlu ol.’ talimatını içselleştirdiğimizde, beynimiz bu beklentiyi karşılamak adına doğal olmayan bir sansür mekanizması kurmaya başlıyor. İşte tam bu noktada, iyi niyetli görünen pozitif kalma çabası, zihnin derinliklerinde ters tepen bir savunma düzeneğine dönüşüyor. Modern dünyanın bu performans beklentisi, aslında insan psikolojisinin en temel çalışma prensiplerinden birine yani duygusal kabul ve deneyimlemenin gerekliliğine çarpıp geri dönüyor.

Neden Maske Takıyoruz?

Birine ‘Nasılsın?’ diye sorduğumuzda, aslında derin bir analiz değil, klasik bir ‘İyiyim, sen?’ cevabı bekliyoruz. Bu toplumsal ritüel, zamanla insanların duygusal birer oyuncuya dönüşmesine sebep oldu. Peki, neden gerçekte hissettiğimiz o karmaşık, gri ve bazen karanlık duyguların üzerine pırıltılı bir örtü örtüyoruz?

Birincisi, savunmasızlığı bir zayıflık olarak kodladık. Modern rekabet dünyasında, kırılganlıklarımızı göstermenin rakiplerimize ya da çevremize koz vermek olduğuna inanıyoruz. Oysa insanı insan yapan, tam da o kırılgan noktalardır. Maske takmak, içimizdeki o yaralı çocuğun zarar görmesini engellemek için ördüğümüz tuğladan bir duvardır.

İkincisi, duygusal bir yük olma endişesi. Çevremizdeki herkes kendi hayat mücadelesindeyken, kendi hüznümüzü başkalarına bulaştırmaktan korkup, ‘Pozitif olmalıyım ki sevilmeye devam edeyim.’ yanılgısına düşülüyor. Gerçek şu ki sadece neşemizi paylaştığımız insanlar tanıdıklarımız iken, acımızı paylaştığımız insanlar dostlarımız olur. Maske, bu derin bağın kurulmasının önündeki en büyük engeldir.

Son olarak, mutsuzluğu bir sistem hatası olarak görmeye başlamak. Eğer iyi hissetmiyorsak yeterince spor yapmadığımız, yeterince kitap okumadığımız ya da yeterince farkındalık kazanmadığımız için böyle olduğumuz yanılgısına düşmek. Kendimizi suçladığımız için de bu başarısızlık düşüncesi sonucu ortaya çıkan mutsuzluğu maskelemeyi seçiyoruz. Ancak maske takmak dinlendirmez, tam aksine zihnimizi her geçen dakika biraz daha yorar.

İronik Süreç Teorisi

Psikolojide Beyaz Ayı Paradoksu olarak da bilinen İronik Süreç Teorisi, bir düşünceyi veya duyguyu zihinden zorla uzaklaştırmaya çalışmanın, aslında onu bilincin merkezine davet ettiğini savunur. Üzüntüyü kapıdan kovduğunuzda, zihin bu yasaklı duyguyu kontrol altında tutmak için sürekli bir izleme mekanizması çalıştırır, bu da bastırılan hissin çok daha yoğun bir anksiyete olarak bacadan içeri girmesine neden olur. Bu süreçte beynin korku merkezi olan amigdala, bastırılan ve işlenmeyen her duyguyu çözülmemiş bir tehdit olarak algılayarak alarm durumunu sürdürür. Sonuç olarak, kişi sürekli pozitif kalmaya zorlandıkça daha çok kaygılanan, duygusal çeşitliliği zayıflamış ve karmaşık hisleri ayırt edemeyen, kırılgan bir ruh haline hapsolur. Duyguları bastırmak onları yok etmez yalnızca ilk bulduğu çatlaktan daha yıkıcı bir şiddetle taşmasına neden olur.

Instagram akışları, insan hayatının sadece en parlak %1’lik kısmının sergilendiği birer müzeden ibaret hale gelirken, bu dijital vitrinlerde hüzne ve duraksamaya yer kalmıyor. Bir kaybın veya kırılmanın hemen ardından ‘Her şeye rağmen ayaktayım.’ pozları kesme zorunluluğu hissetmek, sağlıklı bir yas sürecini sakatlayarak bireyi duygusal bir sahteliğe itiyor. Artık kendimiz için değil, çevremizdeki insanlar ve bizleri takip eden kişiler için mutlu görünmek zorunda hissediyoruz. Ancak bu sahte vitrin amigdalanın alarmını susturmaya yetmiyor. Aksine, dışarıya verilen mükemmel hayat imajı ile içeride bastırılan gerçeklik arasındaki uçurum derinleştikçe, o meşhur beyaz ayı zihnin içinde daha gürültülü bir şekilde varlığını sürdürmeye başlıyor.

Yarayı Sevmek

İyileşmek, zoraki bir gülümsemeyle aynaya bakmak değildir. Ruhun o günkü karanlığını bir misafir gibi ağırlayabilme cesaretidir. Olanı değiştiremediğimiz noktada durumun içindeki varlığımıza izin vermektir. Bu, içinde bulunduğumuz hayatın acımasızlığına karşı kör bir iyimserlik değil; acının, mutsuzluğun, suçluluk duygusunun varlığına rağmen hayata ‘Evet.’ demektir. Yas sevginin başka bir formudur, başarısızlığın acısı büyüme arzusunun kanıtıdır. Bütün duyguların varlığını kabul etmek yerine iyi ve kötü olarak ayırdığımızda hayatın bazı anlarını sansürlemiş oluruz.

Sonuç

Toksik mutluluk rejimi en insani yanımız olan kırılganlığımızı bizden çaldı. İnsan, pürüzsüz yüzeylerden ibaret değildir, bizi biz yapan şey ruhumuzdaki çatlaklardır. Işık içeriye yalnızca o çatlaklardan sızabilir, aksi halde karanlığa mahkum oluruz. Maske takmak, duygusal kredi çekmeye benzer. Bugünü güzel atlatmış olabilirsin ama bir gün bedelini faiziyle tükenmişlik ve yabancılaşma olarak ödersin. Mutsuz olma hakkını elinde tutabiliyor olmak da özgürlüktür.

İlknur Şahin
İlknur Şahin
İlknur Şahin, Psikoloji Bölümü 3. sınıf öğrencisidir. Meslek hayatında klinik alanda ve küçük yaş grubunda değerlendirilen çocuklarla çalışmayı hedefleyen İlknur; çocuk görüşmeleri, çocuk-ergen değerlendirme ve dikkat testleri, MMPI, kısa süreli çözüm odaklı terapi ve şema terapi eğitimlerini tamamlamıştır. Aynı zamanda psikoloji bölümünün çeşitli alt alanlarında staj deneyimi olan İlknur, psikoloji ve bağlantılı alanlarda çeşitli etkinliklere katılım sağlayarak kendini geliştirmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar