Son birkaç yıldır sosyal medyada sıkça dolaşan bir ifade var: main character energy. İnsanlara, hayatlarının başrolü olmaları söyleniyor. Kulağa ilk başta motive edici geliyor. Kim kendi hayatında figüran olmak ister ki? Ama bu söylem, fark etmeden çok daha derin bir dönüşümü işaret ediyor olabilir: Hayatı yaşamak yerine onu izlenebilir bir hikâyeye dönüştürmeye çalışıyoruz.
Eskiden anılar yaşanırdı, şimdi ise kurgulanıyor. Bir kafeye gittiğimizde gerçekten keyif almak mı önemli, yoksa o anın “hikâyeye” dönüşebilir olması mı? Fotoğraf çekmeden önce masayı düzenlemek, kahveyi estetik açıdan daha iyi görünmesi için çevirmek… Bunlar küçük detaylar gibi görünse de aslında bakış açımızın değiştiğini gösteriyor. Artık sadece yaşamıyoruz; aynı zamanda yaşadığımız şeyin nasıl göründüğünü de yönetiyoruz. Kendi hayatımızın hem oyuncusu hem ışıkçısı hem dekoratörü hem de yönetmeni olduk. Bu da çok yorucu bir mesai.
Sosyal Medya ve Sürekli Sahne Hâli
Sosyal medya, hayatı sahneye çeviren bir araç gibi çalışıyor. Özellikle kısa video formatlarıyla birlikte herkes, kendi hayatının yönetmeni, senaristi ve oyuncusu olmuş durumda. Günlük rutinler bile birer “sahneye” dönüşüyor: sabah kahvesi, yürüyüş, ders çalışırken çekilen videolar… Hepsi bir anlatının parçası gibi sunuluyor. Hatta bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki ders çalışırken gerçekten bir şeyler öğrenmekten ziyade, o “ders çalışan estetik öğrenci” imajını korumak daha öncelikli hâle geliyor. Kitabın yanına koyduğumuz kalem, defterin açıldığı o “mükemmel” sayfa; aslında bir öğrenme sürecini değil, bir performans sanatını temsil ediyor.
Bu durumun en kritik tarafı şu: Gerçek deneyim ile sunulan deneyim arasındaki fark giderek açılıyor. İnsan, yaşadığı anı değil, o anın nasıl göründüğünü düşünmeye başlıyor. Bir nevi, iç sesimiz bile dışarıya oynar hâle geliyor. “Bunu paylaşsam nasıl durur?” sorusu, “Ben şu an ne hissediyorum?” sorusunun önüne geçebiliyor. Eğer o an dijital dünyada karşılık bulmuyorsa, sanki hiç yaşanmamış gibi hissetmeye başlıyoruz. Bu da bizi sürekli bir “onaylanma” açlığına sürüklüyor.
Başrol Olmak Yalnızlaştırır mı?
Main Character Syndrome’un en az konuşulan tarafı, ilişkiler üzerindeki etkisi. Herkes kendi hikâyesinin merkezine yerleştiğinde, diğer insanlar ister istemez arka plana itiliyor. Oysa gerçek ilişkiler, iki kişinin de merkezde olabildiği alanlar gerektirir. Sürekli kendi duygularımıza ve deneyimimize odaklandığımızda, karşımızdakini gerçekten duymak zorlaşıyor. Arkadaşımızı dinlerken bile zihnimizin bir köşesinde, kendi “başrol” hikâyemizdeki sıramızı bekliyoruz. Karşımızdakinin anlattığı trajedi ya da mutluluk, bizim filmimizdeki bir yan karakterin repliği gibi kalıyor.
Burada ince bir denge var. Kendi hayatının öznesi olmak sağlıklı bir şeydir; ama herkesin özne olduğu bir dünyada kimse kimseye gerçekten yer açamıyor. Bu da ilişkilerin yüzeyselleşmesine neden olabiliyor. İnsanlar, birbirlerinin hayatına dokunmak yerine birbirlerinin hikâyesini izleyen seyircilere dönüşüyor. Empati kurmak yerine sadece beğeni butonuna basıp geçiyoruz. Çünkü başrol, diğerlerinin sadece alkışlamasını ister; onları anlamasını değil.
Özgüven mi, Kurgulanmış Kimlik mi?
Bu trend, çoğu zaman özgüvenle karıştırılıyor. Oysa mesele sadece kendine değer vermek değil; daha çok, kendini sürekli bir anlatı içinde konumlandırmak. “Ben böyle biriyim”, “benim hikâyem böyle ilerliyor” gibi cümleler zamanla katı kimliklere dönüşebiliyor. Hâlbuki insan dediğimiz şey sabit değildir; çelişkili, değişken ve bazen de dağınıktır. Bir film karakterinin tutarlı olması gerekir, ancak bir insanın tutarsız olma lüksü var. Ağlamak istediğimiz bir anda “ben güçlü bir karakterim” imajına sığınmak, aslında kendimize yaptığımız en büyük haksızlıklardan biri olabilir. Kendimizi bir senaryoya hapsettiğimizde, hata yapma veya saçmalama hakkımızı kendi elimizle yok ediyoruz.
Hayatı film gibi görmek, belirsizliğe tahammülü azaltıyor. Çünkü filmlerde her şeyin bir anlamı, bir akışı var. Ama gerçek hayat çoğu zaman tutarsızdır. Her anın bir mesajı yoktur. Bazen sıradanlık, bazen boşluk vardır. Bu noktada sorun şu oluyor: Hikâyeye uymayan anları değersiz görmeye başlıyoruz. Sıkıcı bir pazar gününü ya da sadece duvara bakıp düşündüğümüz o verimsiz anları “kesilmiş sahneler” olarak görüp çöpe atıyoruz. Oysa bizi biz yapan, o paylaşılmayan ve “estetik olmayan” gri alanlardır.
Yaşamak mı, İzlemek mi?
Belki de asıl soru şu: Hayatımızı gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa dışarıdan izlenebilir hâle getirmeye mi çalışıyoruz? Main Character Syndrome, ilk bakışta güçlendirici bir fikir gibi dursa da uzun vadede insanı kendi deneyiminden uzaklaştırabilir. Çünkü odağı içerden dışarıya kaydırır. İnsan, kendi hayatının kahramanı olmaya çalışırken farkında olmadan o hayatın en yabancı seyircisi hâline geliyor.
Belki de mesele başrol olmak değildir. Belki de mesele, sahneye çıkmadan da var olabilmektir. Her anın anlamlı, estetik ya da paylaşılabilir olması gerekmiyor. Bazen sadece yaşanmış olması yeterli. Kameranın kapalı olduğu, ışıkların söndüğü ve kimsenin bizi izlemediği o anlarda kimsek, asıl hikâyemiz tam olarak orada başlıyor.
Sonuç olarak, kendi hikâyemizin merkezinde olmak ile hayatı bir performansa dönüştürmek arasında ince bir fark var. O fark kaybolduğunda insan, kendi hayatının seyircisi olmaya başlıyor. Belki de artık o yönetmen koltuğundan kalkıp sadece sahnenin içinde kaybolmayı öğrenmeliyiz. Çünkü gerçek hayat, senaryosu yazılmamış olandır.


