İstediğimizi mi yaşarız, yoksa kaçtığımızı mı? Bir şeyi gerçekten istemek ne anlama gelir? Bu anlamı gerçekleştirecek yol, ona ulaşmak için yeterli midir, yoksa bu sadece zihnimizin kendine anlattığı bir hikâye midir? Son yıllarda popülerleşen manifest kavramı, doğru şekilde istendiğinde hayatın buna karşılık vereceğini ve isteğimizin gerçekleşeceğini öne sürer. Bu kavram, istemeyi bilmekle ve doğru istemekle açıklanır. Manifest literatüründe kısaca, istemenin şartları yokluğu belli etmeme, istediğimiz şeye sahipmiş gibi davranma ve istediğimiz şeyi olmuş kabul edip bu isteğe tutunmayı bırakmak olarak geçer. Yaratıcıya inancı olan biri, bu literatüre yokluk kısmından baktığında, yaratıcıya duyulan şartsız güveni ve gönülden inancı bilir. İstediğimiz şeyi olmuş gibi kabul etmek ise yaratıcıya duyulan tevekkül ile açıklanabilir.
Gerçekten ne istediğimizi biliyor muyuz? Bu, üzerine derinlemesine düşünülmesi gereken bir kalıptır. Korkular ve inançlar, isteklerimizi gerçekleştirirken evreni en çok etkileyen şeydir; çünkü istikrar ve kararlılık önemlidir. Hatta çoğu zaman “evrenin kararsızlarla arası iyi değildir” gibi düşünülür; ancak bu durum kişinin kendi içsel netliğinin eksikliğiyle de açıklanabilir. Bu kararsızlık, yanlış şeyleri hayatımıza çekmemize neden olabilir. İnsanlar sadece mantıklı kararlar verip doğru şeyleri istemez. Davranışlarımızın büyük kısmı farkında olmadığımız nedenlere dayanır; yani istiyoruz sandığımız şey aslında başka bir ihtiyacın maskesi olabilir. İnsan çoğu zaman neyi neden istediğini tam olarak bilmez. Bu da “istediğini sandığı şey” ile “gerçek yönelimi” arasında fark yaratır.
Bilinçdışı motivasyonlar ve gerçek istek kavramı, isteklerimiz için yapmamız gerekenlerin üzerini kapatır. Bir şeyi gerçekten istemek, onu elde etmek için yeterli midir, yoksa bu sadece zihnimizin kendine anlattığı bir hikâye midir? İnanç, manifest için motivasyon sağlar ve hedefe odaklılığı artırır; ancak birey gerçeklikten koparsa pasiflik yaratır. “İstediğim olmadı, ben yetersizim” duygusu doğabilir. Manifest, olaylara olan inanma duygusunun artmasıdır; bu da evreni ve isteklerimizin onaylanmasını değil, algımızı değiştirir.
Gerçekten isteklerimizi mi yaşarız, yoksa istediğimizi düşündüğümüz şeylerin peşinden mi sürükleniriz bunu iyi ayırt etmek gerekir. Bu, kendini sabote etmek ve kendi gerçekliğinden uzaklaşmakla ilgilidir. İnsanların istemesine rağmen neden elde edemediğini açıklar; sabotaj içsel çelişki yaratır. İstiyorum ama demek, hayatımıza farklı yollardan birçok şeyi çeker; bunlara kendimizi sabote etmek ve isteklerimizden kaçmak da dahildir. Özünde, isteklerimiz mi yoksa kaçtığımız şeyler mi çekilir, üzerinde durulması gereken önemli bir noktadır. Bir şeyi hayatımızdan çıkarmaya çalıştıkça, zihnimiz onu daha güçlü bir şekilde geri çağırır. Manifest sadece bilinçli isteklerle değil, bilinçdışı kalıplarla da şekillenir.
Bazen bir şeyi hayatından çıkarmaya çalıştıkça, zihin onu daha güçlü şekilde yeniden üretir. Bu durumda manifest, kontrol ettiğimizi sandığımız bir süreç değil, farkında olmadığımız yönelimlerin bir sonucu olabilir. Freud’a göre insan, geçmişte çözülmemiş duygularını farkında olmadan tekrar eden durumlar yaratarak anlamlandırmaya çalışır. Bu nedenle kişi, kaçındığını düşündüğü şeylere bile yeniden çekilebilir. Zihin, kendine zarar veren şeyleri bile farkında olmadan tekrar eder. Örneğin hep aynı tip ilişkilere çekilir, hep aynı karakterdeki insanlara yakınlık hisseder ve sonuçlarında aynı hayal kırıklıklarını yaşar; bu, dersimizi almadığımız takdirde evrenin bizi aynı sorunla sürekli test etmesidir.
İnsan fütursuzca ister ve istediğinde heyecana doyduktan sonra sıkılır, başka şeyler istemeye başlar ya da geçmiş isteğini ve o coşkulu anı unutuverir. Bu insanlığın bilindik özelliklerinden biridir ve doygunluksuzluk olarak adlandırılır. Hatta birileri bunu “gönlünün geçmesi” olarak ifade eder. İyi ya da kötü istemek, istemektir ve hayatına çekilen her şeyin bir karşılığı vardır. Yanlış ve olmayacak bir dileğe fazla enerji harcamak, karmaşa ve evren tarafından cevapsız bırakılmayla sonuçlanır; bu da can havliyle ya büyük bir hayal kırıklığına ya da geçmişi idealize edip yanlış kişilere, yanlış olayların tekrar yaşantısına istek besleme durumuna yol açar. Freud’un tekrar zorlantısı, zihnin bitmemiş duyguyu çözmeye çalışmasıyla açıklanır. Doğru istemek, yanlış yaşanmışlıklara özlem duymaktan kaçınmaktır. Hayatın işleyişinde özen gösterirken, enerjisel olarak da özenli olmak önemlidir.
Hayatımıza çektiğimiz şeyler, evrene gönderdiğimiz dilekler değil; fark etmeden odaklandığımız, bastırdığımız ve inandığımız şeylerin bir yansımasıdır. Manifest değil, farkındalıktır. Bu farkındalık, istemenin ötesinde, kendi davranışlarımızın ve motivasyonlarımızın derinliğine dair bir bakış sunar. Gerçek isteklerimizin peşinden gitmek, çoğu zaman içsel netliğimizi sorgulamak ve bilinçdışı kalıplarımızı fark etmekle başlar. Ancak o zaman, gerçekten yaşamak istediğimiz şeyi fark edebilir ve onu hayatımıza çekebiliriz.
Kırmızı Araba Teorisi
Bir şeyi istediğimizde, gerçekten ona mı yaklaşırız yoksa sadece onu daha fazla fark etmeye mi başlarız? Manifest bize “istedim ve oldu” kalıbını düşündürür. Bahsetmek istediğim kırmızı araba teorisi ise bize aslında “hep vardı, ben yeni fark etmeye başladım” der.
“Kırmızı araba etkisi” dediğimiz şey aslında Baader-Meinhof Fenomeni’dir. Yani bir şeye dikkat etmeye başladığında onu her yerde görmeye başlama durumu. Beyin, önemli gördüğü şeyleri filtreler. Aslında o şey artmamıştır, sadece senin ona olan dikkatin artmıştır. Yani bu teori, algımız kırmızı arabaya dikkat kesildiğinde etrafta kırmızı araba sayısının artmadığını, bizim kırmızı arabalara olan dikkatimizin arttığını anlatır. Bu da zihnin seçici algısından kaynaklanır. Retiküler Aktivasyon Sistemi, beynin içinde bulunan ve dikkatini neye vereceğini filtreleyen sistemdir. Beynimize saniyede çok fazla bilgi gelir ve hepsini aynı anda algılayamayız. Retiküler Aktivasyon Sistemi bizim için önemli olan bilgiyi seçer ve diğerlerini arka plana atar. Yani neye odaklanırsak onu daha çok görür, neyi önemsersek zihnimiz onu daha öne çıkarır.
Manifest ettiğimizi sandığımız şeyler aslında fark etmeye başladıklarımız olabilir. İnsanın istediğini fark etmesini sağlayan seçici algımız da burada büyük rol oynar. “Oldu çünkü istedim” düşüncesi çoğu zaman bir yanılgıdır. Manifest çalıştı dediğimizde, bu çoğu zaman beynin filtreleme sistemidir. Hayatımıza çektiğimizi hissederiz; ancak bu, algımızın değiştiği anlamına gelir, gerçeklik aynı kalır.
İnandığımız şeyler asıl önemli olandır çünkü inancımız davranışımızı, davranışımız da sonucu doğurur. Sonuç ise o inancı doğrular. Kendini gerçekleştiren kehanet kalıbı burada devreye girer. Süreç şöyle ilerler: bir beklenti oluşur, bu beklenti davranışı etkiler, sonuç ise beklentiye uygun olur. Örneğin “bu iş olmayacak” dersek yeterince çabalamayız, geri çekiliriz ve gerçekten olmaz. Biz de zaten olmayacağını bildiğimizi söyleriz. Bu bazen “olmayacak” korkusuyla kendi kendimize yaptığımız bir manipülasyondur; çoğu zaman ise sonucu yaratan şey kehanet değil, davranışın kendisidir. İnsan sadece istediğini değil, aynı zamanda inandığını yaşar. Yani kısaca kendini gerçekleştiren kehanet, kişinin bir duruma dair inancının davranışlarını şekillendirerek o sonucu gerçekmiş gibi ortaya çıkarmasıdır. Bu da çoğu zaman hayatımıza çektiğimizi düşündüğümüz şeylerin aslında inançlarımız doğrultusunda şekillendiğini gösterir. Manifest dediğimiz şey aslında kehanetin gerçekleşmesi olabilir. Hayatımızda isteklerimize “olacak” dersek, olması için çaba sarf ederiz. “Olmayacak” demek ise zaten ortada olan ihtimali yok etmektir.
Bu noktada, görmek istediğimizi mi fark ederiz yoksa gerçekten hayatımıza mı çekeriz sorusu daha da önem kazanır. Baader-Meinhof fenomeni ve Retiküler Aktivasyon Sistemi, zihnin odaklandığı şeyleri seçip öne çıkardığını gösterir. Bu da çoğu zaman “hayatıma çekiyorum” dediğimiz şeylerin, aslında değişen gerçeklikten değil, değişen algımızdan kaynaklanabileceğini düşündürür. İnsan, neye baktığını sandığı kadar, neyi görmek istediğiyle de şekillenir. Baktığımız ve gördüğümüz şeyler arasında küçük ya da büyük farklar her zaman vardır. Bu yüzden mesele yalnızca doğru istemek değil, neye neden yöneldiğini fark edebilmektir. Kendi zihnimizde sonuç odaklı düşünüp gelişme kısmının heyecanıyla düşüncelerimizi görmezden gelmeyi ve baktığımız her şeyi aslında görmediğimizi idrak etmemiz gerekir. Çünkü bazen hayatımıza giren şeyler, istediğimiz şeyler değil; görmezden gelmekte zorlandığımız, bastırdığımız ve fark etmeden büyüttüğümüz şeylerdir.
Belki de hayatımıza çektiklerimiz, gerçekten istediklerimiz değil; farkında olmadan odaklandıklarımız ve içimizde taşıdığımız izlerdir.
Black Swan: Doğru İstemek
İnsan her zaman sadece istediği şeylere yönelmez. Bazen rahatsız olduğu duyguları farkında olmadan bastırır. Ancak bastırılan bu duygular yok olmaz; aksine farklı şekillerde yeniden ortaya çıkar. Unuttuğumuzu düşündüğümüz şeyler aslında yok olmaz, sadece bilincin dışına çıkar.
Black Swan filminde Nina’nın kusursuzluk arzusu yalnızca bilinçli bir hedef değildir. Bu arzu, bastırılmış duyguların ve farkında olmadığı içsel çatışmaların bir yansımasıdır. Bizler çok isteriz ve elde ettiğimizi düşünelim; ancak hayatın genelinde neyle, nasıl ödüllendirileceğimizi ya da sınavımızın ne olacağını bilemeyiz. Harika bir ödül anı, çok zor bir sınava dönüşebilir. İnsan çoğu zaman isterken sonunu düşünmez; telaşla, hesap yapmadan ve yetinmeden ilerler.
İstediğimiz şeylere ulaşırken genelde tek bir noktaya odaklanırız. Örneğin bir işe sahip olmak isteriz; ancak o işe sahip olmanın dışında oraya sağlıkla gitmek, bereketli kazanmak ve o yerde gerçekten var olabilmek gibi detayları çoğu zaman göz ardı ederiz. İnsan, isteğinin hayırsız bir sonucuyla karşılaştığında, istemenin de dikkat ve farkındalık gerektirdiğini anlar. Çünkü çoğu zaman isteklerimizdeki acelecilik ve fütursuzluk, bizi hazır olmadığımız sonuçlara sürükleyebilir. Bu noktada, telaşla gitmeye çalıştığımız yerlerde aslında beklenmiyor olabileceğimiz ihtimali ortaya çıkar.
Nina da bu aceleyle zirveye tırmanır. En tepeden bakınca her şey güzel görünür; hatta bu hayalin kendisi bile başlı başına bir tatmin ve haz kaynağıdır. Ancak hazırlıksız çıkılan bir yükseklik, insanı önce tehlikeye, sonra da kendi isteğinin içinde kaybolmaya götürebilir. Nina’nın kusursuzluk arzusu zamanla bir takıntıya dönüşür ve sonunda kendini kaybetmesine neden olur.
Mükemmelliğe ulaşma çabası, onun içsel baskılarının ve bilinçdışı motivasyonlarının dışa vurumu hâline gelir. Bu durum bana şu düşünceyi hatırlatır: Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez; cennet bile bir bedel ister. Cennet düşüncesinin kutsallığına ulaşmak, ölüm fikrinin yarattığı korkudan geçmeyi gerektirir. Nina’nın hikâyesi de bu anlamda hayatın sert gerçekliğiyle örtüşür.
Manifest çoğu zaman “iste ve elde et” der. Ama ya istediğimiz şey, bizi en çok yaralayacak şeyse? Eğer ulaşmak istediğimiz şeyin bedelini düşünmeden ilerlersek, o isteğin sonucu bizi hazırlıksız yakalayabilir. Hayatımıza giren şeyler sadece istediklerimiz değil; bazen bizi en çok zorlayacak olanlardır.
Bu noktada insanın hayatına çektikleri, sadece bilinçli olarak istedikleri değil; bastırdığı, tekrar ettiği ve farkında olmadan yöneldiği şeylerin bir toplamı olabilir.
Kaynakça
-
Sigmund Freud (1920). Beyond the Pleasure Principle.
-
Sigmund Freud (1915). Repression.
-
Daniel Kahneman (2011). Thinking, Fast and Slow.
-
Robert K. Merton (1948). The Self-Fulfilling Prophecy.
-
Baader-Meinhof Phenomenon.
-
Reticular Activating System.
-
Black Swan, Yönetmen: Darren Aronofsky (2010).


