Günümüz romantik ilişkilerinde yaşanan yoğun hayal kırıklıklarının sebebi, idealize ettiğimiz partnerin gerçekte ilişki yaşadığımız kişiden farklı olması olabilir mi? Hepimizin hayal ettiği ve gerçek olmasını umduğu bir ilişki modeli vardır. Bir kişiyle tanıştığımızda ve ona karşı duygular beslemeye başladığımızda içimizde bir umut yeşerir. Hayat olduğundan daha renkli görünür, adeta ruhumuzu daha canlı hissederiz. Başlangıçlar bu kadar heyecan verici ve parlakken, neden sonu çoğu zaman karanlığa gömülür?
Yaşamımız boyunca birçok deneyim yaşarız, iyi ya da kötü. Bu serüvende edindiğimiz tecrübeler kafamızda ne olmak ve ne olmamak istediğimize dair bir yol çizer. İdeal bir ben oluşturur ve bu yoldaki eşlikçimizi de bu ideali tamamlayan bir figür olarak kurgularız. Karşımıza çıkan kişiyi de zihnimizde bu figüre uygun bir karaktere dönüştürürüz. Fakat işler her zaman arzu ettiğimiz gitmez ve kendimizi hayal ettiğimiz ilişkinin tam tersi içerisinde, değersizlik duyguları ile yüzleşirken buluruz.
Yaşamayı amaçladığımız duygulara ulaşamadığımızda beklentilerimiz ve gerçeklik örtüşmez. Kendimizi yetersiz, sevgiden uzak hatta başarısız hissederiz. Bu olumsuz hissiyatlardan uzaklaşmak için ise karşımızdaki kişiden beklentilerimiz artar ve kendimizi değişim olmadıkça daha da dibe batarken buluruz. Bu noktada çözümü karşımızdaki insanda aramak, aslında sürecin ilk yanılgısını oluşturur.
Bireylerin hayal ettiği bir ilişki yaşama arzusu ve kriterlerinin olması oldukça normaldir. Fakat bazen idealize ettiğimiz kişiyi bulmaya çalışırken aslında aşk ve paylaşım yaşamak değil; içimizdeki boşlukları dolduracak, yaralarımızı saracak ve belki de kırık özgüvenimizi onaracak bir liman ararız. Yani asıl beklenti karşılıklı bir aşktan çok ruhsal iyileşme arzusuna dönüşür. Bu noktada aslında karşımızdaki kişiyi değil, bizi umut ettiğimiz noktaya çıkarabileceğini düşündüğümüz karaktere aşık oluruz.
Partnerimizin bize istediğimiz şekilde davranmadığı ve hissettirmediği senaryoyu konuştuk. Peki ya bizi olduğumuz gibi kabul eden, hayalimizdeki o eşsiz sevgiyi sunan ve bizi en iyi halimize dönüştürebilecek kişiyle karşılaştığımızda durum nasıl olur?
İdeal partner algısı, genellikle bireyin tüm eksikliklerinin bir başkası tarafından tamamlanacağı illüzyonuna dönüşür. Ancak bizi en iyi halimize dönüştüren, ruhumuzdaki gizli potansiyeli açığa çıkaran o “ideal” aşkın içerisinde bile çelişkili bir içsel karmaşa yaşayabiliyoruz. En ufak bir iniş çıkışta, bir anlık sessizlikte ya da beklediğimizin dışındaki bir tepkide hem kendi öz değerimizi hem de inşa ettiğimiz o güvenli bağı sorgulamaya, geçmiş travmalarımız üzerinden bu hal ve davranışları yanlış yorumlamaya başlayabiliyoruz.
Dışarıdan gelen onay, içimizdeki değersizlik hissini bastıramadığında ortaya çatışmalar çıkmaya başlar. Partnerimizin bize sunduğu çiçek bahçeleri, zihnimizdeki o yoğun kargaşanın altında görünmez hale gelir. Sevginin iyileştirici gücüne bu kadar muhtaçken, içimizdeki karmaşa galip gelir ve biz yine o kaçmak istediğimiz değersizlik duygusu ile baş başa kalırız.
İyileşme, yaşadığımız kötü duygulardan arınmayı, yaralarımızın sarılmasını bir başkasından beklemeyi bıraktığımız anda başlar. Çünkü insan, iyileşmenin sorumluluğunu üstlendiğinde, hem kendisiyle hem de kurduğu ilişkilerle daha sahici, daha derin bir bağ kurar.
Hiç düşünmüş müydünüz başkalarını anlamaya gösterdiğimiz çabayı çoğu zaman kendimizi anlamak için göstermeyiz. Oysa kendi yaralarımızı tanımak, eksik yanlarımızı kabul ederek yola devam etmek hem kendimizle hem geçmişimizle barışmanın ilk adımıdır. Ne konuda eksik, ne konuda fazla hissettiğimizi ya da neye ihtiyacımız olup olmadığını daha biz bile bilmezken karşımızdaki kişiden bizi tamamlamasını beklemek ne kadar doğru olur?
Bastırdığımız duygular, ruhumuzu yaralayan deneyimler ve hâlâ kızgın ya da kırgın olduğumuz insanlar, bugün yaşadığımız değersizlik ve yetersizlik hislerinin temelini oluşturur. Yaşadığımız deneyimleri görmezden gelmek, bugünkü ruh halimizin nasıl oluştuğunu reddetmek demektir. Bireyin kendi gerçekliğini kabul edişi, başkalarında aradığı cevapları kendi içinde bulmaya başladığı o dönüm noktasıdır.
Bir ilişkiyi eksik yanlarımızı kapatma aracı olarak görmek yerine, karşımızdakini anlamak ve tanımak için bir fırsat olarak görmek gerekir. Kim olduğunun farkında olarak bir ilişkide var olabilmek, aşkı bir “telafi” senaryosu olmaktan çıkarır ve birbirini gerçekten duyan, destekleyen, özgürce seven iki insanın ortak paylaşımına dönüştürür.


